18 Temmuz 2008 Cuma

Ömer Hayyam'dan




"bir çember çizilse merkezinde ben,etrafında sen..
ben döndükçe seni görsem sen döndükçe beni..
öyle bir an gelse ki;yarıçap sıfır olsa..."

Ömer Hayyam.

15 Temmuz 2008 Salı

Rengahenk Sevişler

Naftalinli battaniyeler gibi siniyor kokum üstüne,
Sızıyorum içinin içimden çıktığı yere.
Kırmızı, kıpkırmızı düşler gösteriyorum sana.
Karıncalar yok, karartılmış ekranlarda,
Sansürlenemiyor serin gecelerde aşk.
Sanki o sinemada eski bir film gibi,
ağza takılıp uçurumlara düşen bir şarkı gibi,
düştün aklıma şimdi,
cemrem düştü bedenine.
Sesim sesini örttü,
Bedenim sıcak, bedenin sıcak
Gecem senle ılıdı,
Sabahım senle ışıdı.
Portakal bahçeleri gibi kokuyor saçın,
Şimdi kırmızının yerini turuncun aldı,
Adem'in çaldığı elmalı cennette
Havva o gece tamamlandı.
İs kokulu kentler gibi siniyorum üstüne,
Cadde cadde, sokak sokak sevişiyorum,
damla damla terler akıyor kanallarından,
Bir pazaryerinde siyah bir kadının bedeninde,
Bir pazarlığın tam orta yerinde,
Bir tüccarın oldukça şişman elinde,
Gümüş halkalar tutuyorum,
Bağlıyorum beni sana,
Düşüyorum, tutmana gerek yok;
O kadar uzun değil portakal ağaçları,
hem ben hayali bir çocuğum,
bu şiirde kanamıyorum.
Bir tiryakinin tütün kokusundan uzak,
Karanfiller kokuyorum, siniyorum tenine;
Karargah tenin, kaçış uzun
Meydan meydan, ülke ülke savaşıyorum,
Tek tek teslim oluyorum sana
Bir savaşın tam orta yerinde
Turuncu bayraklar salladım,
Beyaz havlular attım.
Gökkuşağının bittiği yerdeki cüceyim,
Sen koktuğum sabahın akşama bakan köşesindeyim.

Memet

Bu öykü Sarissa Ortak Kitap -1-'de yayımlanmış bir öykümdür.

MEMET

Eskimiş terlikler duvara yaslanmış temizlikçi kadın tarafından ve terlikler bulunamıyor tek kişiye uygun iki kişilik hücremsi odanın içinde. Parmaklar soğuk ve pijama da kalın geliyor Ege’nin öptüğü şehrin gecelerine. Oysa düşleri başka insanları’na uygun bir akşam değil bu. Düşlerin de kusurları var ve her hayal uğruna yaşanacak bir şey vermiyor insana. Aklından bunlar geçti. Şarabı bırakıp düşe başladı o an Memet.
Şarabı yeni bitmiş, dolduranı yok ki! Hava nemli ve ağır. Koğuşlarına yalnızlık çökmüş yatakhanenin ve arkadaşlar zevk-i sefa’da malum mekanlarda.
Memet de isterdi kırmızı bisiklete binen bu ince belli pembe dudaklı kızın romanını her okuyuşunda aynı tadı almayı. Olmuyor,olamıyor. Kitapları var Mehmet’in boy boy. Bu gece gazeteler almış, gazetelere bağlı olarak Memet’in başını bir keder almış ve buna rağmen merakla gazetelere bağlı Memet. Nüfusunda Mehmet yazar;ama inadına sesleniliş biçimi Memet ve çok uyuz olur buna. Romantik ve kaleminden güzellik damlayan bir Can’ın yazısını okuyor. Aziz Dede’nin emanetlerine manevi torunlarına sırf dedelerini sevmedikleri için tacizci damgası vuranları okuyor, aydınını yakan aptal halka kızıyor haklı biçimde. Ceset gibi soğuk kendine dokunduğunda Memet. Tanımadığı bir şehirde onca mezarlık var yerini bilmediği ve her gece o mezarlıklardan daha soğuk bir yerde uyuyor. Gün onu çok yormuş gözlerini kaşıyor. Musalla taşına değmeden, kilise çanını duymadan uyanası var ve hoca da çok damardan okuyor ezanı. Bilmediği mezarlıklara yanaştı ve düşünde toprağa gömdü kendini. Elinde bir şeyi yoktu. Bir çakmak belki, kendini,aşktan ölmüş kendini, çıyan ve yılanlardan yalan da olsa koruyacak. Hiçbir şey rastlantı değildi ve bir Musevi ne kadar kindarsa Hitler’e ki bıyıklarının şekli bile kin duygusu oluşturur insanda, öyle karşıydı sahilde yalnız içilmiş bir öküzgözüne. Bok gibi hissediyordu Memet. Çünkü okulu tüketmeyi geçmişti çoktan, sabaha pandik atan geceyi tüketmenin yollarını arıyordu. Bildiği şeyleri ona öğretip öğrettim sananlara gülüyordu ve onların bunları kendi başarısı sanmalarına yalancı gülümsemelerle cevap veriyordu. Emindi ki başarılı olması, Memet’in yaşadıkları umurlarında değildi ve olmayacaktı, yirmi birinci yüzyılda insanın değeri fabrikadaki sakız kadardı ki sakızı almak parayla ; oysa can almak bedavaydı. Kaç Memet kıçı üşümüştü o sıralarda ve yapmacık seslerle kaç osuruk gizlenmişti kim bilir?
Sahile indi. Bir banka oturdu ve çay aldı bisikletli seyyar çaycıdan. Kumrucuyu bir kenara çekip aldıktan sonra kumrusunu en akşam akşam soğumuş tarafından bir güzel karnını doyurdu. Yalnız bir boka benzemeyecek diyordu yanındaki sarhoş sigara için ve sarhoşun sigara teklifini reddetti, sigara içmezdi, kendini öldürmek için daha güzel yolları vardı.Bir sabah ya da akşam vakti bile olmayan o götü boklu akşam saatinde kimseyi görmeyecek ya da görmek istemeyecek kadar yalnız. Tanrı biliyor razıydı burayı bırakıp gitmeye. Memnun değildi dört duvarından ve hayat damarlarının tıkanıklığından bu şehrin. Ruhun odalarında gezinip durdu. Hatıra defterleri, eski sevgililer ve sevgililerden kalma kokular bulup, yanında olmayan esmer, kumral ve sarışın kadınlara dokundu. O gün Memet kendini unutsa bulacak kimsesi yoktu serin ve bir o kadar da kirli sularda.
Kendini unutamayacak kadar çok seviyordu Memet. Elleri ve eldivenciyle arası soğuk Memet’in. İzmir’in yüze tokat gibi çarpan rüzgarlı eziyetli sokaklarında kimseyle sorunu yoktu.. Savaşı kendisiyle ve geçmişiyle. Unutamadığı kadınları oldu ve unuttuğu kadınlar ve henüz on yedi ya da on sekiz belki de on dokuza sıra bekliyor Memet. Genel ev gibi bir şey olmuştu o gece ve müşterisinin yüzüne bakmayan bir kevaşe gibi hissediyordu.
Esmer ve kara bakan bir çocuk Memet. Lakabı derli, belki de derdi kendine dert edinişindendir adı, durumu bir muamma. Bıyıklar terleyeli az olmuş ve inadına koca koca kadınlara aşık olmuş Memet. Birincisi Gülendam. Dul bir kadın. Mahallelerine geldiğinde Mehmet on beş Gülendam yirmileri tüketir ve çok işveli bir hatun. Bir bakışla tavlandı Memet kadın görmemiş ve kadına değmemiş bedeninin ani aldatmasıyla. Diliyle dudaklarını ıslatıyor ve ıslak düşler gördürüyor memet’e kadın Memet durur mu yaş on beş, Memet fişek, laf atıyor Memet. Salih Aga çakıyor tokatı Mehmet’e. Karı benim lan, diyor. Bitiyor Mehmet’in ilk aşkı ve başlıyor orda küfre sığınıp ağlayarak acıya meyilli bol aşklı hayat.

Sarphan Uzunoğlu

Melodi

Bu ne güzel bir melodi;
İlk kez mi dans ediyoruz sence?
Elini ilk tutuşum mu bu?
İlk kez mi buluştu gözlerimiz?

Ah sevgili ….
Bu gün de mi bu çiçekler,
Bu sözcükler
Tutamıyor yerini?

izler ve aydınlık

ben şimdi denize aşık sözde emekli bir balıkçının izindeyim,
griye çalan dumanlı hallere gebe içim.
bir balıkçı türküsü'nün nakaratında gizliyim
durmadan aynı türküyü söylerim.
bilmediğim dillerde ağıtlar yakarım rüzgara,
o esen rüzgarla gitmek isteğim.
açık gökyüzünde özgür günlere düşer gönlüm.
ben şimdi bir dervişin son durağındaki aşkı şemalindeyim.
ellerimi açıp ettiğim dualardadır özüm,
kendimi bulduğum kendimden geçişlerimde aydınlanır yüzüm.
gökyüzünden kubbeler yapar ve tapınırım sonsuz olanlara.
ben ki gitmeyi öğrenememiş bir geminin izindeyim.
kocaman kütlemden büyük çaresizliğim.
ellerinden oyuncağı alınmış çocuk gibiyim.
beyaz şeritlerle bölünmüş yollar çaresizliğindeyim
yoktan yaratılanla örülmüş yalnızlığım.
ben sadece kendimi üzüşlere gebeyim,
ellerimi açtım çaresizlikler içindeyim.
dualara sığındım, yokluk halinde
varlığından bihaberliğimi sorgular günlerim

iki..

İki…

Bir olmanın erdeminden uzakta bir yerdeyim şimdi. İkiyim ben. Bir rakam olmayı dilerdim yalnızca ya da anlamsız bir heceler toplamı. Olamadım. Ne yazık ki demiyorum ; ama zor olanı seçtiğim için iki olmanın çok daha ötesinde bir yarın bir ondan sonraki gün olabilmişliğim var benim.

Betonlar döküp yaptıkları köprülerden çok daha sağlamım mesela. Şatolar ya da surlar da duramaz benim önümde. Biliyorum ki ömrüm çok kısa olacak ve biliyorum ki kelebek kadar bile önemsemeyecekler. Biliyorum ki adım yazılmayacak fotoğrafların arkasına ve belki de olmam gereken yerde de olmayacağım ben iki olduğumda. Beton köprülerden daha sağlam bir şeylerle bağladığım kesin bir şeyleri ve bunla gurur duyuyorum en azından Kırmızı pelerinli bir asil kadar gururluyum en az ya da özgür olmak adına ölmüş o insanlardan biri kadar haklı ve hak ettiği biçimde asil. Üstümüze atılan bombalardan çok uzakta bırakılmış , sorumluluklardan , insanlardan bir yere kaçırılmış. Karanlığı sadece deli gibi öpüşmek için fırsat bulanların ikisiyim ben. Bir gün üç olacağımı bile bile ikiyim ve ikiliğimden gurur duyuyorum bu saatlerde.

Ben ikiyim ve bu benim doğum günüm. Birken çok küçüktüm ve konuşamadım senle anne. Şimdi bile bu satırlar babamın parmaklarının ucundan ulaşırken yemyeşil – babam söyledi – gözlerine dünyanın en güzel ikisiyim ben bu gece…

Dünyanın en güzel sevgilisine ikinci bir hediyeyim...

Babadan not:

Seni seviyorum…

hiç?

Bir hiç uğrunda gidip gelirken,
Bir dilek tutmuş,geriye sayarken..
Bir yalan duyup da,gerçek değil derken.
Sen hiç üşüdün mü hayat seni soyarken?

Bir el ucunda sihirli parmaklar.
Hiç büyü yaptın mı?
Bir dünya görüp de,senin yaptın mı?
Sen hiç inanıp da,pişman oldun mu?
Sen hiç korktun mu hayat seni yakarken?

Ellerinin arasından kayıp gitti mi?
Yanıbaşında kokusunu özledin mi?
Ellerin dondu mu o dokunmadığında?
Sen hiç sevdin mi hayal kuracak kadar?

Hayatı Asmak Adına

Hayatı Asmak Adına…

Okul sabahlarının o en karanlık,en erken,en soğuk saatlerinden birinde bir sokak lambası altında O'nu bekliyordum. Bir Perşembe sabahıydı.. Arabadan inişini duydum.Dolmuşçuya zoraki gülümsedikten sonra bana doğru gelmeye başladı. Soğuktan pembeleşmiş yanakların,hala rengini tanımlamakta güçlük çektiğim gözleri vardı. Her zamanki gibi geç kalmış ve beni bekletmişti.. Sanırım bu bekleyişlerim için çok borçlu bana. O tırnaklarımı yiyerek o günkü derslerin konularını ezberlemeye çalışarak geçirdiğim dakikalar hayatımın en kayıp dakikalarıydı çünkü.
Ellerimi tuttu "Üşümüşsün… Bekleme diyorum yine de diretiyorsun" dedi. Bu sefer başka dedim. Ellerimi tutması hoşuma gitmişti. Gözlerinin rengi her an değişebilirmiş gibiydi. Heyecanla bana baktı. Ne yapacağımızı sezmiş olmalıydı. Bugün sorumluluklarımızın kelepçesini kırıyoruz dedim. Hınzır bir gülümsemeyle baktı bana. Tamam dedi..Nereye gideceğimizi sormadı. Henüz bir iki haftadır beraberdik resmi olarak - resmiyet.. tarafların ikisinin de birbirinden bir parça olmayı kabullenmesi diyelim!..- Ellerinden tuttum. Okulun en ücra yollarından birinden - çünkü bizimki gibi bir okuldaysanız ve dedikoducu arkadaş ve öğretmenleriniz varsa hayat bir çift için zor olabilir- yürüdük. Bu yolda yıllar önce ilk kez bambaşka bir kızın elini tutmuştum. Beraber el ele yürüdüğüm ilk kızdı. Son oldu dersem de yalan olmaz o güne dek… Şimdi elimde O'nun senelerce hayalini kurduğum bembeyaz parmakları dans ediyordu. Onla ilgili her şey bir şarkının en can alıcı notası gibiydi. Bir an durdum… Sen dedim Marilyn. - Kim bu Marilyn MANSON mu yoksa demişti ilk gördüğünde bu lakabı.,oysa Marilyn Monroe'dan başkası değildi. O sıralar sonradan kendisinin de söylediği gibi kendisini çirkin ördek yavrusu sanıyordu- bir çok şeyi değiştiren,her şeyi en başa alan sensin. Kendimi kutudan yeni çıkmış bir hediye gibi hissediyorum. Beni heyecanla incelediğini görüyorum. "Yıllardır yanıbaşında duran ve benim içinde lanetlenmiş olarak durduğum o kutudan beni çıkarman seni de çok şaşırtmadı mı?. Şimdi sen benim hayatımdan bir parçasın ve ben de seni hayatının bir parçasıyım. İkimiz biz bu kadar sen ve benlikten uzaklaşıp tek kişi olmuşken,gitme olur mu?" Bana baktı… Bu bakışını tanımamıştım. Sanki bir yabancıya bakıyordum,daha sonra hep görmek istediğiniz,hayatınızın geri kalan kısmında yanında olmasını isteyeceğiniz bir yabancıya. Sonra göz kapakları büyüdü. İlk kez bana bu kadar yakındı. Kalbim duracak gibi atıyordu Oysa birbirimize öyle çok da yakında değildik. Yalnızca Yüzündeki bazı ayrıntıları daha yakından görüyordum.Yalnızca dans eden iki yabancı kadar yakındı bedenlerimiz. İlk kez o gün onun karşısında kendimi birine tam anlamıyla ait hissettim. Kollarını boynuma doladı. Yıllar önce biriyle dans etmiştim. Sanki müzik çalacak ve dans başlayacaktı. Bana sarıldı. Güzel kokuyordu. Saçları yanaklarıma deyiyordu. Gıdık almaya başlamıştım. Etrafta kimse yoktu. O gülümsüyordu. Yanaklarının kasılmasından anlamıştım.Yüzünü görüyor değildim.Sanki o an gülümsenmeliydi.Biraz kendimden uzağa aldım onu ve yanağından öptüm bir kere. "Bundan daha güzel bir cevap olamazdı." Dedim. Cevap vermediğine dair bir şeyler anlattı şakasına.Nasıl olsa başka şehirlerde üniversiteye gideceğimizden onu unutacağımdan bahsetti.. Böyle anlarda - dalgaların en yüksek seviyeye çıktığı,vücudumun yandığı kulaklarımın kızardığı- hep bir şeyler yapmayı bulurdu.
Şimdi her sarılan çifti gördüğümde bu olmamış;ama olması temenni edilen Perşembe sabahının en güzel anı geliyor aklıma. Aslında Marilyn hiç benim sevgilim olmadı. Belki de Marilyn kimse değildir öyle değil mi? Kendi kendime yarattığım bir kahramandan başka…. Eğer bir Marilyn varsa da… Bir gün karşıma geçip gülümseyecektir bana. Çünkü beklemek canımı sıkmaya başladı,yalnızlık da öyle…

Git

Gemilerden inip gemilere biniyorum...
Bilip bilmedik denizlerde tanımadık yüzler seviyorum.
Bıçaklar saplanıyor bedenimin bir yerlerine
İçimde kırmızı sıvı azalıyor
Tanımadık yüzlerde acıyı görüyorum
Fırtına görüyorum, gri ve siyah
Beyaz arıyorum, kan lekeli kumaşlarda
Ziyan edilmiş sevgililer atlasım
Başka adalarım, haritalarım var.
Bu yüzden gidip gitmemekte serbest bırakıyorum seni..
Kocan, sevgilin, herhangi bir şeyin olamama ihtimalimi sevmiyorum.
Tetikler çekiyorum beni doğuran kadından gizli
Namlular doğrultuyorum şakağıma dayıyorum..
Siyah beyaz bir fotoğraf olma ihtimalimden, kalabalıkta tanınmayacak o yüz olmaktan kaçarken.
Lanet olası bir başka günde seni bir başkasının kollarında görme ihtimalli cinayet itirafları yazıyorum..
Senaryolar yazıp sonuna bizi koyamadan ölüyorum.
İnancımdan, güçsüzlüğümden, inançsızlığımdan, kibirliliğimden dem vuruyorum.
Gemiler gidiyor ben izliyorum
Üşümeye isteriğim ve bir güvertede olmaması gereken bir karadeniz fırtınasında ıslak
Olmamam gereken bir yerde senden izler taşıyorum.
İyileştiriyorum kendimi ve sıvı, can taşıyan kırmızım zaldı iyice.
Görüntüler görüyorum belli belirsiz...
Bir kundak, bir araba , bir beşik, bir karne hediyesi işte..
Başka anılarım, dünlerim, sevenlerim..
Bir başka gemiye atlıyorum bu gemiden
Poseidon'a selam çakıp gidiyorum uzaklara
Çok uzak değil buralar
Bir silah
Bir tetik
ve amaçsızlık gereken
Amaçlardan geçiyorum...
Gelip gelmemek de serbest bırakıyorum demiştim
Yanıldım
Kalıp dönmemekte serbestsin...
Git gidebileceğin kadar uzağa.
Bir gemiye binip git benim gibi
mümkünse tam tersi bir yönde ve durgun bir denizde..
Yıkılmamış bir çocukluk düşünde yüz sen
Ben ihtimaller çoğaltıyorum
Uzaklarda olmak güzel
Keyfini çıkarıyorum.

Gecenin Anısı

Çok acı veriyordu.. O’nun gitmiş olması dayanılır gibi değil! Yani giderken herhangi bir not bırakmadı. İsteyerek gittiğini söylüyorlar! İnanmadım. Şimdi bu odada beyaz önlüklüler etrafımda dolanırken ve benim hakkında yorumlar yapıyorken… Hayır gitmiş olamaz diyeceğim ucu derimi morartan kılıçlarıyla üstüme gelecekler zehirlerini salacaklar içime sonra uyuyacağım. Uyandığımda yine aynı sahne.. Aylardan hangisi günlerden ne bilmiyorum.. Bir kadına ilk dokunduğum mevsim! Buna eminim… Ama kadın yok.. Kadın gitmiş.. Diğer yatakta olduğunu hatırlıyorum!.. Oradan bana bakıyordu sanki.. Şimdi ise bir sürü yüz var etrafımda.. Kapıda biri var,adını unuttuğum şehirden gelmiş. Sanki onu dinliyormuşum gibi konuşmaya başlıyor. Ormanların arasından geçen trenden,kısalan yollardan,kazalardan,geçmişten söz ediyor.O’nun adını söylüyor… Dı’lı di’li cümleler kuruyor.Bir an yataktan kalkmaya çalışıyorum. “Ne oldu?“diyor….

Uyandığımda son yaptığım şeyin “Ölmedi O!” diyerek o eskilerden gelen dosta sıkı bir yumruk atmak olduğunu öğreniyorum. Doktorum espri yapmak istercesine “Böylece iyileştiğinizi öğrenmiş olduk” diyor. Yalandan gülümsüyorum. İyileştiğinize beni inandırdınız istediğiniz zaman taburcu olabilirsiniz,diyor… Başımda komşumuz ve ev sahibimiz –komşum ev sahibim sadece benim çünkü o yok.. öldüğünü söylüyorlar - Zehra Hanım var. İyisin değil mi, diyor. Ellerinden tutuyor. Bak evladım. O gitti. Artık buna inanmalısın. Buna ben bile yeni inanmışken senin inanman vakit alacak biliyorum… Başarmalısın…. Kadının sözleri kafama kazınıyordu. Evet o gitmişti.. Yani ebediyete uçmuştu. Doğalgazı açık bırakarak gitmişti.. Ben o gece benim olduğu yatakta yapayalnızken,ben dağınık odanın çamaşırların arasında yarıçıplak yatarken o gitmişti.. Belki en yüksekte bırakmak istemişti hayatı. Hazır bu kadar yüksekteyken gitmek… Tam ona yakışanı yapmıştı. Babasının yanındaydı artık,ya da annesinin… Beni de düşünmüş müydü giderken? Yoksa hep benim yaptığımı yapıp sadece kendini mi düşünmüştü? “Kendini mi öldürmüş?” diyorum hep!... Olamaz.. Yani en mutluyken. Biz artık ben gittikten ve döndükten daha doğrusu Tanrı bizi buluşturduktan sonra gidemez!..

Birkaç saat sonra hastaneden çıktım. Altımda koyu bir kot pantolon vardı. Üstümde onun bana aldığı siyah üstünde giving up is the best for losers yazıyordu. Her şey planlımıydı? Yoksa ben mi paranoyalarımın esiriydim. Eve gitmemeye karar verdim bir süre.. Başka bir yere taşınmayacaktım;ama bir süre uzaklaşmalıydım. Kalacak dostlarım vardı. Lise yıllarından,hukuk fakültesinden,bar gecelerinden birinin evinde kalabilirdim. Belki geçmişe dönerdim. Bir cenaze yoktu… Ben… Ben çıkamadan koymuşlardı O’nu toprağa. Zehra Hanım sormuştu: Gidecek misin? Hayır gitmeyeceğim!.. Hem nereye gideceğim ki? Ölen kim?... Ben sadece… Bir kişinin mezarına gittim. Rahmetli babaannem o da.. Hala çok küçüklüğümden kalan anılar bile acıtırken ve sürekli O’nu taşırken bana… Şimdi Nehir… O’nun gidişi… Biliyorum kaldıramazdım! İçinden tramvay geçen caddede yürüdüm. “Bir çok sevgili kaybettim demişti” barda bir adam.. “Birini kaybettiğinde diğerine sahip olabileceğin nadir şeylerdendir kadınlar.” Bir kadın mı kaybetmiştim? Biliyorum fazlasıydı.. Çok daha fazlası..

Gece

insanlar gece ya da akşamları yaşamalı bence.. en güzel filmler 12'den sonra trt2'de başlayanlardır mesela… çünkü oyuncular en az parayı o filmlerden alıp en çok o filmlerde almışlardır kameradan intikamlarını.. en güzel klipler de o saatlerden sonra dönmeye başlar,çünkü para verilmez o klipler dönsün diye,kalp kumbarasına atılan bozuk paraların seçtiği klipler döner bir televizyon çalışanından eski sevgilisine mektup taşıyan.. bir de en son sevgiline o saatlerde veda etmişsen,öğrenmişsindir artık.. gece yaşamalı insan.. bir taksiciyle en içten muhabbeti ettiğinde gecedir… gündüz tarifesinin bile geçerli olmadığı ve sadece cesur insanların gerçek aşıkların sokaklarda olduğu saatlerdir. Herkesin yastığının yumuşaklığıyla sizinse bir kaldırımda yürürken duyduğunuz ayak sesleriyle,ölmüş bir yakından kalan son cümleyle övündüğünüz saatledir.

Garip

Bu öyle bir hikaye ki
Sönük kalır içimdeki
Adını iyi belleyin
Gizli öznenin gizli defteri...
Bu öyle bir hikaye ki
Öldürülmüş içindeki
Bu kanıtı iyi saklayın
Meçhulün benliğinden
Failliğinize sığınmayın...
Kızoğlankız şehirdeyim
Kucak kucak gezmelerim
Otobüs çilesi çekmelerim
Masallarda doğurdular
Külllerimi oraya bır akıp
Beni küllerde anınız
Her şey gizli
Adım malum
gizini boşverin garibin
Beni adımla çağırın...
Özneydim ben, okunmamışlığımdaydı gizim
Sözde kaldı, sen okudun
Kalbimde kaldı parmak izin..

Gün no 20
Ay Ocak
Rüzgar var ve odada boğar
Deli eder adamı sıcak
Dudaklarım kurudu yapraklarım solacak
Bu odada açan çiçek
Bir çiçek adam
Çiçek saksıda
Sarardı sararacak
Babama kalsa adam olunacak
Bana ağlamak kalır öyleyse
Aydınlık değil istikbal
Sensin be yaşamak…

Faili Meçhul

Bira sıcak,moral bozuk
Yalnızlık, beter soğuk…
Tv’de bile hep aynı tekrarlar
Parklar,bavullar,yalnızlar..

Kediler eve küskün
Acımadın,sen de gittin.
Kader denen hep tekrarlar
Tanrılar,krallar,yalnızlar..

Bir keşiş, tapınıyor
Tapınaklar,kiliseler yıkılıyor
Güneş bile hep aynı batar
Cinayetler,failler,meçhuller..

Bir cinayet çağındayız
Giden kalanı öldürüyor.
Dönmek gitmeyi bitirir
Ölüyü diriltir mi sence?

Düşbahçe

Düpdüştür bu yazılar
Kuponsuz,beklemesiz
Apaçıktır söylenen
Beni tanımazsın yabancı
Burası benim düşbahçem..

Deliler

DELİLER

Gözlerim, yüzüm, bakışlarım yaşlanıyor. Eskimiş derisini atabilen bir yılan olmak isterdim; ama o yılan gibi dıştan değil içten kurtulmak isterdim kendimden. Eksilen ya da artan ne bilmiyorum içimde? Rengini benim bile hatırlamadığım sayfalara benim için yazılmış yazılar okuyup gözlerimi yaşartıyorum; böyle böyle kurtulmaya çalışıyorum içimden ve yine de başarısız oluyorum.

Uzandığım tüm kumsallarda kumları sayıyor kafamdaki deliler ve ben o delileri seviyorum. Teker teker kum tanelerini sayarken sevgi dolu sözcükler söylüyoruz birbirinden farksız taneciklere; ama biliyoruz ufalanmamış o koca kayanın minerallerini yalamak tüm derdimiz. Deliyiz… Ellerimizin içinde kandan dövmeler var; her savaşta meydana çıkmadan yeniğiz. Kalbimiz ilk çatışmada ağır yara aldı o günden beri sarılıp tutanımız yok, boşluğuz biz kara deliğiz.

Gidişleri erken tattık ki dönüş nedir öğrenmeye vaktimiz olmadı henüz; arkada bırakılanları göremedik çünkü önümüze baktık; geriye bir daha hiç öyle olmayacak bir kalp bıraktık, biz kötüler bırakılanlara yanaşmasın diye bırakılan son korkulukların kaderine gebeyiz. Aşk cinayetleri göreceğiz ve kargalar ciğerini çekip götürecek sevgimizin ve sevgi sözcüklerimizin. Gittiğim her tatil içinde başka bir yorgunluk barındırıyor ve artık aşık olamıyorum kumdan kaleler yapılan bir kumsalda çok beğendiğim, çok sevdiğim nice kadına. Süs bebekleri aldım ve kızımı sevindirdim. Bir kızım olmadığını biliyorum, o süs bebeklere sevinen içimdeki hain de kim? Hangi dünyaya gelecek bebekten bahsediyoruz, yazıklar olsun diyen şarkılar geçiyor içimden ve ben her duraklamalarında alkış tutuyorum kendilerine. İçimde kadrolu deliler var; ama bıyıkları yok, kıvırcık kirli sakallı ve yorgunlar… Her limanda sevgililer bıraktı her delim limandan çok delim; gemiden çok limanım, aşkımdan çok aldatılmışlığım var, onlara katıldım; artık biz yeniğiz. Süs bebeklerinin kafalarını koparmış kedi; kedinin kafasını koparmış deli; delinin kafası hala yerindeyse suçlu ben miyim; bir kelle karşılığı karşılıksız sevgi hak eden miyim? Karşılıklı karşılıksızlık arayan o delinin anlattıklarına inanan tek ben miyim? Ellerime inci kolyeler aldım; süt beyaz sevdim ve ben midyeden hiç inci çıktığını görmedim.

Sarışın, esmer ve kumral bir kadını bir araya getirip hepsiyle içki içip, her biriyle tek tek seviştim. Delilerle ben yeterince kalabalığız; kalbim iki kadını kaldırmaz, toplu halvetlerden geçtim. Çok ses yaptım severken ve sevişmek zaten yanlış bir eylem akşam saatlerinde ki inadına gece sevişilmeli promil yüksekken ve başkasıyla sevişilecek kadar unutulmuşken gerçek aşk; ben bu yüzden kimseyle sevişemedim, belki deliler; onlar kimi sevdiyse arada ben de sevdim.

Melodik şiirler okudum, üzüldüm. Yer tutmayan şiirler şarkılar okuyup dinledim; ama yerini tutmadı. Kimsin nesin aradım bulamadım; delilere sordum bilmiyorlar; ama tadını, kokunu özlemişler. Kokunu tadını sordum bilmiyorlar. Delilere inat ben bu boşlukta ölümü özledim; şimdi kendimi içine atıp kurtuluşu arzuladigim o kara deliğim..

Sarphan Uzunoglu

2007-08-26

d.r.g…

trabzon’un rize’yi yendigi gece…

güzel elbiseli adamlar konuşmalar yaparken

Bul Beni

Şimdi beni bulmak için yollardayım.
Yola çıktım,nereye gidiyorum?
Bu kaçıncı şehir sokakları yabancı?
Bu kaçıncı ten kokusu sen değil?
Bu kaçıncı yalan duyduğum?
Kaç yalan girecek ömrüme?
Kaç dost kaybedeceğim sensiz?
Daha kaç kez özleyeceğim seni?

Biliyorum sus diyorsun artık…
Geçseydi geçerdi çoktan sensizlik sancısı.
Biliyorum..
Oysa şimdi…
Şimdi ben sana değil…
Sana olana koşuyorum…
Sana değil gidişim..
O yüzden bitmeyecek kendime koşum
Daha da hızlanacağım
Daha da büyüyecek yalnızlığım.
Sensiz;ama senle bitecek yol..
İşte o zaman soracağım..
Kaç yıldır beraberiz?
Kaç rüya eskittik?
Kaç şarkı?...

Yok yok..
Sen olmayacaksın yanımda.
Seni sevmek olacak.
Şarkıdaki gibi..
Sevmekten değil
Senden geçiyorum ben..

Bir Yerlerden Geçmişe

Geçmişte yaşarken geleceğe takılmak..

Nehir ellerini kedisinin beyaz tüylerinin arasında gezdiriyor bir yandan da karşısında kendisine inat genç kalan fotoğraflara (dünya üzerinde yaşlanmayan tek görüntüye) bakıyordu. Geçmişi ile bugünü arasında bir köprü kurmak istediğinde tüm fotoğrafları bir araya getirip –çocukluğun oyunlarında iskambil kağıdından yaptığımız köprüler gibi- giderdi geçmişine;oysa fotoğraflar geleceği göstermiyordu ve asıl bilmek istediği gerçekten de orasıydı.
Ekin gideli çok olmuştu.Araya giren insanların sayılarını bile hatırlayamıyordu. Kokusunu aklından çıkaramadığı bu çocuğu,saçlarını,tenini,bakışlarını,sesini ve kendine güvenen – belki de korkularından kaçmak için takındığı – tavırlarını özleyemiyordu bile. İlk gençliğinin yıkımlarla dolu o yıllarını bir anda hayatının en güzel yılları haline getiren bu çocuğu görmesine imkan bile yoktu artık. Bazen “Keşke ikimizden biri ölseydi” diye geçiriyordu içinden. Aslında istedikleri beraber sürüp giden bir yaşamdı. Onları buraya getiren ise Ekin`in inatla içinde büyüttüğü o korkuydu: bağlanmak ve yanlış bir adım atmak.. Korkuların esiri olan bir ilişkiydi onlarınki. Nehir`in odasının köşesinde hala Ekin`in gitarı duruyordu. Bu gitarı içinden gemiler geçen şehirdeki – birilerine göre Constantinopolis – son günlerinde almıştı. Altı telli aslında bütün sırların bekçisi gibiydi,o evde olan biten her şey ondan çıkan seslerde saklıydı. Kim bilir kaç kez Ekin`in sırlarına ortak olmuştu. Onun hemen yanında CD ve kasetlerin durduğu raf ve müzik seti odadaki en çok kullanılan eşya olduğunu gösterircesine heybetli bir dağınıklık eşliğinde odaya girenlere gülümsüyordu.
Ekin aslında müzikle pek ilgilenmiyordu lise yıllarında.Üniversite yıllarında Deniz ile tanışması hayatına müziği sokmuştu. Deniz şu anda Nehir`in penceresinden baktığında gördüğü o 3 katlı stüdyo evde yaşıyordu. Her gün ünlü insanların gelip gittiği bu eve gidip gelenler arasında doğal olarak Nehir de vardı ve bu evde bir çok insan tanımıştı. Her zaman o insanların ekrandakinden çok daha farklı (çok iyi veya çok kötü) olduklarını söylüyordu. Oraya gelip giderken tanıştığı gülen yüzüyle kolayca fark edilen biri Nehir`e albümünü hediye etmişti.Nehir`in kedisi,şehir ve Ekin`den kalanlar hariç sevdiği ve kaybederse çok şey kaybetmiş olacağını düşündüğü bir şarkı vardı bu küçük parlak yuvarlağın içinde. Sabahın sabah bile sayılamayacağı,güneş ile gökyüzünün flört ettiği saatlerdi.Müzik setini açtı. Şarkısı çalıyordu.. “Bir tek dileğim var.. Sana yalvarsam bile,ayağına kapanıp ağlasam bile Asla geri dönme!.. Çok istesem bile,aşkından tutuşup yansam bile!..” diyordu ince sesli ve bir o kadar güzel çalan adam..Nehir`in tek istediği uzaklara gitmekti bu şarkı çalarken. Geçmişten uzak bir yer aramış ve hep geleceği seçecekken geçmişin esiri olmuş bu güzel kadının gözyaşları her severinde şarkıya eşlik ederdi. Ekin gitti gideli bu böyleydi.
Aynanın karşısına geçti.Kızıl,düz saçlarını beline doğru saldı.Yerel bir gazetede köşe yazarıydı ve bu kendisini rahat hissetmesini sağlıyordu.Dedesinin ölümünden sonra kendisine kalanların yeteceğini biliyordu kendisine;ama buna güvenerek yaşamak doğru olmazdı. İşini severek yapıyordu. Kent sorunları hakkında makaleler yazdığı için pek de zor değildi işi. Çünkü artık kent sorun demekti. Hiçbir şey geçmişteki gibi kalmıyordu. Kendisiyle beraber kentin içinden geçen gemiler,sorunlar,deprem tehlikesi de büyümüştü.İnsanlar bu şehre ait olmuşlardı.Bu şehrin köleleri gibi yaşıyorlardı ve o kölelerin son temsilcilerindendi. Sokaklarda yazılar ve pankartlar vardı. Yetmişli yıllardan kalma pankartlar 80`lerden kalma mizahi duvar yazıları sanki nostalji yaşatmak istercesine her yanı süslemişti. Tüm ülkenin Özal Kuşağı olarak nitelediği apolitik kuşaktan geliyordu Nehir ,etrafındaki bu köleleri gördükçe aslında ne kadar geç doğduğunu düşünüyordu. Belki de devrimler sadece siyasi kökenli değil duygusal da olabilir diye düşündü.Kapı çaldı.Sonbaharın bu günlerinde yalnızlığa iyice alışmıştı oysa.. Gelen kapıcı veya bir başkası olamazdı. Bir arkadaşı sürpriz yapmaya karar vermiş olmalıydı. Kapıyı açtığında karşısında Deniz`i gördü. Deniz evde sürekli bulunan biri kadar rahatça içeri girdi,Nehir`e sarıldı ve ilk kez karşılığında bir sıcak bedenin kendisini sarmasının heyecanını yaşadı. Bu heyecan Deniz`in hissettikleri ile değil daha çok Nehir`in kendisine ihtiyaç duyduğunu anlaması ile ilgiliydi.Sabahın bu saatinde burada ne işi olduğunu, sordu Nehir. Deniz kapının yanına bıraktığı paketleri gösterip “Sana birkaç sürprizim var;ama önce benim karnımı doyurmalısın.” dedi. Nehir merakla baktıktan sonra oturup beklemesini söyledi. Mutfakta bir şeyler hazırlayıp nihayet Deniz`in yanına geldi. Deniz`i kollarından tutup mutfağa sürükledi ve bir şeyler yemesini,ardından gelmesinin sebebi olan o paketlerin içinde olanları istedi. Deniz sakin olmasını söyledi. Kahvaltısını ettikten sonra ayağa kalktı poşetlere yürüdü ve onca poşetin arasından bir zarf çıkardı.



-2-
Nerede olduğumu bilmeden,nerede olduğunu düşünürken…

Bir zarfın içinden çıkan günümüz insanı için yalnızca faturalar olsa da;Nehir için çok daha fazlasını ifade etmiş olmalıydı. Bu zarfın içinden çıkan kağıtta ve resimde neler bulduğunu kendine bile sorma cesaretini bulamayan bu kadını anlamak çok zordu.. Mektubu alalı bir ay olmuştu.. Geceydi ve Nehir en çok bu saatlerde hissediyordu yalnızlığı. Bir kez daha mektubu açtı ve okumaya başladı..

Güneşin sana benden önce dokunduğunu bildiğim yerden sana:

Sevgilim..

Uzun zamandır olduğum,olmam gereken yerde değilim.Yine karmaşık bir cümle kurduğumu biliyorum;ama çok büyük bir bölünüş yaşıyorum. Bir yandan bütün hücrelerimle beraber senin yanında senin olmak için yanıp tutuşurken,bir yandan bu soğuk kentte kendimi arıyorum.Çünkü senin yanında ben olarak kalamayacağımı anladım,anlamıştım.Benden alıp götürdüklerinin hesabını sormayacağım sana.Aksine senden alıp götürdüklerimin hesabını soracağım..
Hayatını nasıl mahvettiğimi bir anda nasıl her şeyi değiştirdiğimi –tıpkı seneler önce olduğu gibi- biliyorum. Yıllar önce okulun banklarından Kız Kulesi`ne bakarken seni izleyişimi,yanına gelip hayatını değiştirmemi hatırlıyorum. Eminim şu an beni suçluyorsun. Her şey bu kadar güzelken tekrar karanlıkta seni yalnız bırakmamı kabullenemiyorsun… Bir gün oraya mutlaka döneceğim. Zaman vermiyorum. Çünkü sayılı gün çabuk geçer zırvaları bana göre değil. Eminim hayatını bir takvim üzerinde işaretlemem senin de hoşuna gitmezdi. – hala o hayatta bana bir yer varsa -
Bu şehir tanıdığım şehirlere hiç benzemiyor. Ben şehirlerin ve insanların değişen özelliklerinin yalnızca görünüşleri ve dilleri olduğunu düşünürdüm. Oysa insanların hisleri,beğenileri,bakışları bile değişiyormuş… Dönmeye tam da bunu fark ettiğim gün karar verdim. Evet geliyorum. Son dilediğim özür olmayacağına eminim ama bir daha hata yapmayacağıma da yemin ediyorum,özür dilerim… Sana döndüğümde söyleyeceğim şarkıyı yolluyorum. Şimdilik dudaklarımı göremez beni duyamazsın,ama hissettiklerimi anlayabilirsin.


Yıllarımız geçti birlikte
Zaman nasıl akıverdi
Zor günlerimde hep yanımdaydın
Bana hep güç verdin

Yeniden başlamak
İnan zor değil
Sadece biraz daha özveri
Eğer bana bir şans daha verirsen
Senin erkeğin olmak
İstiyorum...

Hayatımı sensiz yaşayamam artık
Sen benim alışkanlığımsın
Bizim sevgimiz yıldızlara yazılmış
Rüzgarlar fısıldar

Yeniden başlamak
İnan zor değil
Sadece biraz daha özveri
Eğer bana bir şans daha verirsen
Senin erkeğin olmak
İstiyorum...

Y.Çetin

P.S: Adresimi yazmıyorum,zaten bir adresim yok her gün başka bir kentte başka bir ülkede arıyorum kendimi. Ayrıca bana yazacağın bir cevap yaşamaktan vazgeçmeme neden olabilir diye korkuyorum. Seni seviyorum,senden korkuyorum,senden kaçıyorum ama sana yaklaşıyorum… Eski filmlerden kalma bir alışkanlıkla: Kendine iyi bak…




Evet bir aydır her gece her gün her saat bu mektupla ve şarkıyla geçiyordu. Nehir bir Ekin fırtınası daha atlatabilir miydi, bilmiyordu. Bunu bilmek ancak yaşamakla mümkündü. Çünkü bir tercihin doğru ya da yanlış olduğu yalnızca tercih yapıldıktan sonra anlaşılırdı. Artık önemli olan ne zaman geleceği değildi.Zaten geleceğini biliyordu Ekin`in. Önemli olan geldiğinde karşısında bulacağı Nehir`di.. Nehir aynada kendine baktı.Deniz`e bu mektubu getirdiği için teşekkür bile edememişti ağlamaktan ilk okuduğunda. Bu adam hayatının diğer yarısıydı ve o yarısı kesilmiş bir elma gibi yavaş yavaş renk değiştiriyor,çürümeye yüz tutuyordu.Tam bu sırada elmanın diğer yarısının geleceğini söylemek bir müjde miydi yoksa bir ceza mı? Kabuk tutan bir yaranın tekrar kanaması ve derin bir hançerin yarayı büyütmek için havaya kalkması gibiydi tüm bu olanlar....






- Uzağa,daha uzağa.. evet işte şimdi tam yanımdasın –
- 3 -

Artık karar verme sırası Nehir`deydi. Ekin`i gördüğünde ona karşı koyamayacağını biliyordu. Bu yüzden yapabileceği tek şey kaçmaktı. Bir başkasını bulup uzun zamandır özlediği sıcaklığın Ekin`in sıcaklığımı yoksa herhangi bir sıcaklık mı olduğunu öğrenmeliydi. Hemen dışarı çıktı.Saçlarını kestirdi.Gazeteden bir haftalığına izin aldı.Kışın ilk günleriydi.Kayak yapmak için herkesin yükseklere koştuğu bu dönemde İstanbul`un adalarından birindeki bir pansiyonda yer ayırttı.Vapurla ertesi sabah vardığı bu ada sanki yeni bir hayatı müjdeliyordu Nehir`e.. Kış günlerinde alışık olmadığı bir güneş ve sıcaklık selamlamıştı kendisini. Oysa o soğukta neler yapacağını düşünüyordu… Üstünde beş-on yıllık bir mont vardı. Mor rengiyle aslında görenlere komik gelen bu mont dedesinin kendisine aldığı son şeydi..Artık zamanı gelmişti. Geçmişten sıyrılmalıydı Nehir...
Bir deftere şunları yazdı.

“Olmak istediğim tek yer senin yanınken yaşamamın senden başka bir anlamı yokken senin bilmediğim bir yerde olman adil değil. Gitmen ve ne yaşadığımızı neler yaşadığını bilmemem adil değil.Ben kırıp atacağın sonra adi bir bantla tamir etmiş görünüp tekrar oynayabileceğin bir oyuncak değilim!. Ya varsın ya yoksun artık!.. Ne olur karar verelim.”
Bu yazıyı Deniz`e gönderip Ekin`e iletmesini söyledi.Artık adadaydı.Faytonların en hızlı arabadan daha çekici durduğu bir kış günüydü.Faytonla kalacağı pansiyona doğru giderken Ekin`le yapılan kaçamakları hatırladı.Çocukluğunuzun,gençliğinizin,hayatınızın ilk ve tek aşkı aynı adamsa;ama o adam yanınızda değilse hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir. Gelecek de geçmiş de izlerini taşır eskide kaldığı sanılan aşkın ve izler tıpkı o kitabın adındaki gibi kılıç yarasına benzer.. Geçmezler.İzler hep ordadır.İnadına ve acıtarak başucunda dururlar insanın.İzler anılardır. Peki ya duygular.Onları kalbe sığdıracak kadar keriz değildi Nehir. Duygunun yalnızca hissedilen bir şey olmadığını biliyordu. Ekin`e dokunmak,sıcaklığını hissetmek,nefesini duymak,parmaklarıyla vücuduna çizdiği resimlerin ne olduğunu tahmin etmekti Nehir`in duyduğu.Yoksa bir kalp çarpıntısının tıp da açıklamasını yapıyordu.Heyecan diyorlardı buna bazıları aşk dese bile…Oysa sözlüye kalkınca yaşanan o liseli çarpıntılar aşk değildir. Belki de bunu anlatamıyoruz o her çarpıntıyı aşk sanan insanlara… Tanrı`nın tek olduğu bir dünyada Tanrı`nın yarattığı aşk da her insan için bir tane olmalıydı ve ona koşuyordu Nehir..
Adanın adı yalnızca muhtarı ve postacıları tarafından bilinen mahallelerinden birinde -çünkü ada hep yalnızca adadır.. – pansiyonunda duruyordu. Ellerinden bileklerine doğru kan süzülüyordu.Gözlerindeki yaş da onu yalnız bırakmıyordu.Eline bir bez parçası aldı.Elini sıktı.Bez parçasının kızıla çalmaya başlayan rengini izledi. Pansiyonun duşundaki pansiyon sahibinin dahi varlığını unuttuğu ayna elini kesmişti. Yaşadığı anlık ve beklenmedik acı ona tek bir şey hatırlattı: Hayatın ne kadar önemli;ama bir o kadar da ucuz olduğunu! Duvardaki sıva döküklerini kapamak için kullanılan gazetede Üniversite Sınavı`nı kazandığını öğrendiği gün hiç alakası olmayan bir sokakta hiç anlamı olmayan bir çöp kutusundaki hiç anlamı olmayan bir savaş yüzünden ölen kızı okudu.. Dışarı çıkmalıydı. Buraya odaya tıkanıp kalmaya gelmemişti.
Dışarı çıktığında sonbahar rüzgarı çarptı suratına.Hafif bir soğukluk rüzgarla beraber dudaklarını kurutmuştu. Tanımadığı bir caddede tanımadığı balıklar satan bir restoranın önünden geçiyordu. Arkasında bıraktığı caddeye dönüp baktığında caddenin karşı tarafında bir balıkçı çekti dikkatini.Denizin tam karşısında duran balıkçının kapısında şunlar yazıyordu: “Sayfaları açıp kapamak her zaman kolaydır,peki ya onları yazmak?” Balıkçıya yaklaştı. İçeri girdiğinde her ne kadar ona ağır gelse de her seferinde yerken keyif aldığı balığın dayanılmaz –kimine göre iyi kimine göre kötü anlamda- kokusunu duydu. Eski bir şarkı çalıyordu. “İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize,yanlış kapılarda geçmiş onca yıl,dönemeyiz artık ilk gençliğimize,istersen hiç başlamasın,söz verelim kendimize!..” Masalardan birine oturdu.Yaşlı bir balıkçı yaklaştı. Tenindeki beyazlık ve gözlerinden Türk olmadığını sezdiği bu adam Nehir tarafından süzüldüğünü anladığı gibi “Vre, bana bakar durursun ama bilmez misin ki burası balıkçıdır?” dedi. Nehir adamın Rum olduğunu anladı ve hemen cevap verdi: “Buralarda yeniyim ve sizi buradaki insanlardan ayırt etmemi sağlayan bir görünümünüz var. Kapıdaki yazıyı siz mi yazdınız?” Adam hayır,dedi sakince. Adının sonradan Yanis olduğunu öğrendiği adam sanki çok önemli bir şey söyler edasıyla:” Geçen gün buraya gelen bir genç yazdığı bir şeyleri okudu bana. Sonra kızım geldi. Delikanlıdan rica edip yazdıklarını kızıma gösterdim. Kızım hızlı hızlı sayfaları çevirip önemsemeden her sayfayı.” Delikanlı tam da o anda söylemişti bunu. Aslında çok da manalı gözükmeyebilir;ama düşününce emek vererek kazandığımız,emekler alarak sürdürdüğümüz bu hayatı ne kadar basite alıyoruz,düşünsene.” Adamı Nehir bir anda kendine yakın hissetmişti. Hemen atıldı: “Nerde şimdi o yazılanlar?” Size bıraktı mı yazdıklarını? Adam Nehir’e yeni balık tuttuklarını ve kendisi için onlardan yaptıracağını söyledi. Nehir’in adamın torunu olacağına ihtimal verdiği çocuğa Rumca bir şeyler söyledi. Adam Nehir’in karşısına oturdu ve konuşmaya başladı. “Evet,çocuk hikayeyi beğendiğimi görünce bende kalmasını istediğini söyledi bir örneğinin.” Ayağa kalktı. O gidip gelene kadar masa kurulmuş,mezeler gelmişti bile. Rakısından bir yudum aldı ve sordu: “Hikayeyi okumadan önce sorayım bakalım,siz ne işle meşgulsünüz?” Nehir yerel bir gazetede yazdığını anlattı.Adam hikayeyi vermeden önce duraksadı ve Nehir’den hikaye karşısında bir şey istedi. Nehir Yanis’in bu davranışına anlam veremedi. Bu hikaye adamın çok hoşuna gitmiş olmalıydı veya adam Nehir’e bir ders veriyordu ayak üstü –her şeyin karşılıklı olduğuna dair-. Bu adamın para için bunu söylemediğini anlayacak kadar tanıyordu Yanis’i. Çantasından vapurla adaya geldiği sırada yazdığı şiiri çıkardı,adama verdi ve hikayeyi eline aldı….


- Seni Ararken Kendimi Buluyorum –

Küçük elleri sımsıkı kağıdı tutuyordu. Akşam çoktan olmuştu.Bir pansiyon odasında bir hikaye okuyordu,daha önce defalarca yaşadığı olayları anlatan. Defalarca okuduğu her şeyin onun için yazıldığını düşünüyordu. Solmuş bir yaprağa benzeyen renkleri olan battaniyesinin altına girdi. Hava aniden soğumuştu. Belki de yalnızlık tüm soğukları üşütecek kadar soğuktu o gece,bilmiyordu. Elleri artık pespembe olduğu sırada duvara baktı. Duvarda ressamının adını hatırlayamadığı eski bir resim duruyordu. Elindeki hikaye de o kadar yakındı sanki Nehir’e.Artık hiçbir şeyden emin olamadığı bu dünyada bir anda bağlanabileceği hayatının resmini yapan bir hikaye ellerinde duruyordu ve bunu kimin yazdığını bilmiyordu. Sabah görmek zorunda olmayanların görmediği o rezil pansiyon banyosunun aynasının kanattığı elleri sanki dünyanın en güçlü elleriydi. O kadar güçlü sarılmıştı ki kağıda. Keşke bilgisayar çıktısı değil de gerçeği elimde olsaydı diye düşündü. Bunu yazan insanı merak ediyordu. İçten içe hikayeyle beraber ona da bağlanıyordu. Bu aşk olamazdı;ama kimse de bunun başka bir şey olmasını bekleyemezdi.
Sabahın ilk ışıklarında balıkçıya koştu.Torunu dedesinin teknede olduğunu,söyledi. Yanis kızı gördüğü anda neden geldiğini anlamıştı:Kendisine ait olmayanı kendisine ait kılmaya gelmişti. Genç adamı arıyordu Nehir bu küçük adada. Yanis başta anlamazlıktan geldi,senelerdir balıkçılık yapan bir adamdan beklenmesi gereken sezgileri vardı ve bunları iyi kullanıyordu.Hayatından bir çok kadın geçti ve arayan kadını her zaman tanırdı. Arayan kadınlara özgü yalvaran bakışlar o gün Nehir’in belki de akılda kalan tek özelliğiydi. Ne giysileri ne güzelliği.. Yalnızca bakışları o güne özeldi Nehir’in.”Sizi burada göreceğimi söyledi torununuz umarım rahatsız etmedim.” dedi Nehir. Adam gülümsedi –en güzel cevap budur bu gibi anlarda- Yanis en az Nehir kadar bilincindeydi olayların.“Kızım” diyerek başladı söze:
-Ben artık yaşı geçmiş bir adamım. Neyin nasıl ve neden olduğunu anlayacak yaştayım. Sen elindeki hikayeyi yazan adamı arıyorsun. Seni bekletmeyeceğim.
-Sanırım beni kendimden bile iyi görüyorsunuz.
-Bu benim işim kızım.Ağı nereye takarsak daha çok balık avlayacağımızı bilmem gibi bir şey bu. Ben kadınları iyi tanıyorum maalesef. Sadece sen değil bu sabah aradığın genç de buralardaydı.
-Herhalde balıklarınızın lezzeti için size teşekkür etmeye gelmiştir.. (Nezaketen bunu söylerken “Nerede o?” diye bağırmaktı tek istediği…)
-Aslında ikiniz de buraya benzer sebepler için geldiniz.
-Nasıl yani?
-Dün akşam siz gittikten sonra bir grup geldi bizim balıkçıya.Aralarından biri tanıdık gelmiş bizim toruna,hemen çağırdı beni.
-Kendi aralarında çalıp söylediler,yiyip içtiler. Bir ara o tanıdık yüz yanıma geldi. Şapkasını çıkardığında bu hikayeyi getiren çocuk olduğunu hatırladım. Bana hal hatır sordu ve masalarında ünlü bir yazarın oturduğunu ona hikayesini göstermek istediğini;ancak yanında hikayenin kopyasının olmadığını,söyledi. Ben de ona seni anlattım. Hikayeyi almanı çok beğendiğini ağladığını… Çok ilgilendi,sanki ünlü yazar umurunda değilmiş gibi hemen bir sandalye çekip yanıma oturdu.Hikayeni anlattım ve yazdığın şiiri verdim. Biz erkekler pek ağlamayız;ama yazdığın o şiiri okurken o kocaman adamın –her ne kadar bana göre çocuk olsa da- gözlerindeki yaşları saklamaya çalışmasını gülerek izledim. O da tıpkı senin yaptığın gibi şiire el koydu.Karşılığında bir şey alamadım;ama sen aldın galiba.. Bu notu senin için bıraktı:

- Nerede olduğunu bilmiyorum,kim olduğunu da –

Doğrusu bunu önemsemiyorum da!.. Bu şiir her şeyin değiştiği,bütün görüntülerin birbirini andırdığı,kimsenin yolunu bilmediği,savaşlarda yalnızca savaşı başlatanların zarar gördüğü bir ülkenin anahtarı gibi.Alçalıp yükseliyorum sanki şiiri okurken.İçime bir ok saplanıyor,kalbim yerinden oynuyor,nereden çıktın bilmiyorum. Tek bildiğim bir aşkın küllerinden doğan bir şiir bu. Ben de sevdiğini duyduğum ve şiirini okuduktan sonra buna çok sevindiğim hikayemde aynı şeyleri anlatıyorum. Belki de gerçekten Tanrı vardır ve kader de insanlar için kaçınılmaz mutluluğun kapısıdır.Eğer bana bir şeyler yazarsan sevinirim,seni görüşmeye zorlayamam,ne halde olduğunu tahmin edebiliyorum.Hiç tanımasam da sana çok yakınım.Belki yarın yan yana geçeceğiz bu kalabalıkların arasında. Belki çarpışıp birbirine küfür eden o binlerce insandan ikisi de biz olacağız. Ne olur bir şeyler yazın..

Nehir notu eline aldığında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlamıştı. Okudukları O’nu bambaşka bir aleme sürüklemişti. Yanis’e döndü,yaşlı adama öyle bir sarıldı ki bir anda adamcağız ne olduğunu şaşırdı. Nehir çantasından bir göz kalemi ve uyduruk bir kağıt çıkardı… Hep öyle olmaz mı zaten? En lazım olduğu zamanda en çok lazım olan şeyin en kötü haliyle yetinmek zorunda kalırız. Hemen yazmaya başladı.. Yanisin eline tutuşturduğu nottan sonra yaşlı adamdan bunu O’na vermesini rica ederek adamı yanağından öptü. Adam utanarak da olsa “Güle güle kızım” dedi..





- Geçmiş,Gelecek,Sen ve Ben –

Genç adam o akşam Yanis’in restoranındaydı.Nehir o geldiğinde çoktan gitmişti. İsmini bile bilmediği –bu bir kural gibiydi sonu bilinmeyen aşk hikayelerinde – kadını arıyordu gecenin en karanlık saatlerinde. Yanis genç adamın eline notu tutuşturduğunda titriyordu.. Okumaya başladı:
Kokusunu,görünüşünü,sesini tanımadığım bir adamla tanışacak kadar çılgın olmadığımı sanıyorum;ama seni tanıyorum. Yazdıkların benim,yazdıklarımdaki adam sensin,nerede nasıl bilmiyorum bana değişik bir gezegeni hatırlatan bu adada olmayan bir hayat yaşıyorum. O hayatın parçalarını toplamak için geldiğim bu adada sana rastladım. Eğer istersen Pazar akşamı güneşin herkesin önünde ayla seviştiği günün en kızıl anlarında buluşalım. Bulutların olmadığı,hayatımızdaki keskin parçaların bizi yaralamadığı akşamüstünde,Yanis’in teknesinin önünde görüşürüz.. Sabırsızlanıyorum;ama bu notu ne zaman okuyacağını bilmiyorum. O yüzden Pazar’a kadar ister istemez sabredeceğim. Seni merak ediyorum,başkasını aradım seni buluyorum,yüzünü görmediğim bir adama sen diyorum..

“O’nu nasıl bulabilirim” diye bağırdı. Herkes yüzüne bakıyordu. “Geri verin bana Akasya kokulu sabahlarımı” diyordu şarkı ve çocuk daha bir adamdı bu gizemli kadını düşündüğünde… Yanis’e baktı ve belki de en söylenmeyecek ama en çok söylenmesi gereken şeyi söyledi: “Yanis! Ben mutluluğun elinden tutmak isterken sen mutluluğun her seferinde gitmesine izin veriyorsun… Biraz laklak edip bir iki saat daha tutamadın mı onu burada!..”


-Geçmişin Anahtarı Cehennem Çukurlarında Erirken-

Aynen bu satırlar yazıyordu Pazar sabahı Nehir’in günlüğünün en başında. Yıllarının birlikte geçtiği adama bakıyordu gökyüzündeki gündüz bile bizi yalnız bırakmayan yıldızda onun da bakıyor olduğunu düşünerek!.. Bu acayip başlığa kendisi bile gülmüştü ilk yazdığında;oysa olan buydu.Sanki her şey tekrar başlıyordu.İstenerek yaşanan bir hafıza kaybıydı bu.Geçmişi unutarak geleceğe umutla bakmak istiyordu artık. Bir kadın bu kadar acı çekmeyi hakketmiyordu.Bir adam mutlu olsa bile yıprattığı bir ilişkiye tutsak edilemezdi.Evet Ekin’in kendince bahaneleri olduğundan emindi.Bunların bazılarında haklı da olacağını düşünüyordu. “Olmasa Mektubun” çalıyordu,80’lerden kalma radyoda. Şarkı “Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi! Sevmek bir çok şeyi göze almaktır” diyordu. Nehir bu şarkının hem Ekin hem kendisi için yazıldığını düşündü – bütün kırık kalpli şarkılarda olduğu gibi-
Artık çok geçti ikisi için de,belki de yeniden bambaşka vücutların gölgesinde başlamak en iyisi olacaktı.Bir yerde takılıp kalmak olacaktı belki tekrar bir araya gelmek.Her seferinde biri ileri gitmek istediğinde diğeri onu geriye çekiyordu.Üniversiteyi aynı yerde kazanmamış olsalardı belki de bu kadar büyümeyecekti aşkları. Sonra durdu düşündü ve kendine kızdı.Her şey düşündüğü kadar basit değildi.Bu bir aşktı ve aşk sonsuz boşluğa bile sığmayacak kadar büyük bir olguydu –özellikle onlarınki- Artık bu akşamüstü değişecek olduğunu bildiği hayatının son anlarında hiç bilmediği bir dilde çalan şarkıyı dinlerken,hiç bilmediği bir sona doğru ilerlerken öğle saatleri yaklaşmıştı. Adada bir butiğe gitti. Kendisine yepyeni bir elbise aldı. Siyah ve eteğinin üstünde işleme orkideler olan bir etekti. Onu olduğundan büyük gösteriyordu;ama tüm bunları yazan genç bir adam olsa da ne kadar genç olduğu hakkında fikri yoktu. Ne de olsa herkes Yanis’e göre genç sayılırdı…Başına eski film yıldızlarından kalma –Marilyn Monroe,Katherine Hepburn,Filiz Akın…- bir şapka taktı.Akşam artık daha yakındı.Makyajını yaptı. O aptal görünümlü oda bile bir anda hayatının merkez üstü haline gelmişti. Her şeyi orada yapıyordu ve o odada geçirdiği –normalde beş saniye kalmaya tahammül etmeyeceği o odada- saatlere şimdi şükrediyordu. Aynanın karşısına geçti. Kızıl saçlarının şapkanın dışına taşacak kadar uzadığını fark etti. Artık tam zamanıydı.Çıkmalıydı. Pansiyoncuya ilk kez gülümsedi ve koşar adımlarla dışarı çıktı.Saatin biraz erken olduğunu anladı. sokaklarda gezmeye başladı.Buraya ilk geldiğinde rahatlamaktı tek amacı uzaklaşmak. Oysa bir ilişkiden kaçarken yepyeni bir ilişkinin tam ortasında bulmuştu kendini. Tanımadığı bir adama aşıktı.


Bulutlar Yok,Yağmur Dindi,Güneş Yanıbaşımda Gülümsüyor

Artık vakit gelmişti. Kader denen bir şeyin olup olmadığını öğrenecek gibi hissediyordu Nehir.Aylardır kimseye dokunmamıştı ve şimdi belki de hiç tanımadığı bir adama ait olacağı noktada –biraz da erken gelmiş olmanın verdiği rahatlıkla- O’nu bekliyordu. Aklında hiçbir şey yoktu. Yanis onlar için şarkılar çalıyordu;ama henüz çocuk ortada yoktu… Şimdi bir vals çalıyor,sırada tango,şimdi bir Yunan ezgisi,Yeni Türkü başladı şimdi de… Şarkıların ardı arkası kesilmiyordu. Ve bulutlar sanki aşka selam verircesine güneşin battığı anı bekleyen bu genç kızın gözünün önünden çekiliyordu. O sırada Nehir bulutlardan şekiller çiziyor kafasında bu adamı hayal ediyordu. Acaba nasıl biriydi. Gülümsemeyi bilenlerden miydi yoksa hayata tutunamayanlardan mı? Esmer miydi sarışın mı? Yanis’e bunları asla sormamıştı. Bu bilge adama bunları soramazdı çünkü aşkla ilgili olası bir nutuk dinleyecekti bu dış görünüş merakı yüzünden. Güneş bir yük gibi Nehir’in sırtına binmeye başlamıştı sanki hemen batacak ve O hiç gelmeyecekti.Güneşin ay ile tam karşı karşıya durduğu andı. Artık Nehir bildiği duaları etmeye başlamıştı. Ağlamak istiyordu. Hayatını bağladığı adam onu ayla güneşin en yakın olduğu bu anlarda yapayalnız bırakmıştı.Sözlerini tutmamıştı.Belki de başka bir kadınla beraberdi şu sırada. Ekin’i de düşünüp bütün erkeklere güzel bir bela okudu. Ağlamaya başladı.Gözyaşlarına hakim olamıyordu.Yanis yanına gelecek gibi oldu. Tam o sırada omzuna bir el dokundu. Sus işareti yaptı genç adam. Nicolas Cage veya adından emin olmadığı bir başka artisti andırıyordu. Ellerindeki çiçeklerle Yanis’in yanından süzüldü arkası dönük olan Nehir’e yaklaştı.Deniz ve adacıklar aşka saygı duruşuna devam ediyorlardı. Adam bu kadının kim olduğunu deliler gibi merak ediyordu ve buna engel olamıyordu. Arkasından yaklaştı ve şunları söyledi:
“Yüzünü görmeden önce bilmenizi istediğim bir şey var. Bunca yaraların arasında bir aşk doğurdun kalbimde. Ben hayatımdan kaçıp geldiğim bu adada hayata seninle yeniden başladım. Sen milatsın. Her şey sanki senle başladı ve bitecek. Güneş ile ay gibi bambaşkayız belki!.. Bambaşka.Belki iki küçük deniz kabuğuyuz,aynı veya bambaşka şekillerde ikimiz de biriz. Belki denizde kaybolan ve birbirinden yardım bekleyen iki tekneyiz. Belki yatağın diğer yanındaki boşluğuz birbirimiz için. Kimsin,nesin bilmiyorum.Seni Seviyorum” dedi…

Nehir arkasını döndüğünde sanki bir anda tüm ada yükseliyordu. Her yerde bayram yapılıyordu. Çocuklar en güzel kıyafetleriyle geziyor,Yanis torunuyla oyunlar oynuyor,Yanis’in somurtkan kızı gülümsüyordu. Artık her şey bambaşkaydı. İşte o başını çevirdiği anda…


Yaşamımın Gizini Vereceğim Sana…

Varlığından belki de ada sakinlerinin bile haberdar olmadığı bir pansiyon odasında yatıyordu Nehir. Yanaklarındaki kırmızılık onun ne denli mutlu olduğunun ifadesiydi bu. Yorganın altındaki çırılçıplak bedeninin güzelliği dün geceden sonra artmıştı sanki. Ellerini yumruk yapmıştı.Elinde bir maden parçası –birilerine göre alyans birilerine göre yüzük parlıyordu.- Genç adam elinde kahvaltıyla odaya girdi. Masaya kahvaltıyı bıraktı. Nehir’in kulağına fısıldadı.. Günaydın karıcığım,günaydın hayatım….
Nehir gözlerini açtığında bunun bir hayal olduğunu düşünüyordu. Her şeyin bir oyun olduğunu. Sonra kendini toparladı. Bu pansiyon odasında hayatını paylaşacağı adamın gözlerinin içine bakıyordu…
Günaydın,dedi sessizce.
Günaydın Ekin…

Sarphan Uzunoglu

Bir Şehir Hikayesi

Çocukluğumun,bebekliğimin geçtiği yeri anlatmak için çok çocuk ya da çok genç olduğumun farkındayım;ancak oranın bana hissettirdiklerini anlatabilecek kadar yaşlı hissediyorum. Şehir olarak terk ettiğim,hayatım boyunca sokaklarından korktuğum yere döndüğümde yaşlanmış bir akraba gibi bulacağımı bilmiyordum O’nu. Tahmin ediyordum saçlarına ak düşmüş olabileceğini,yavaş yavaş duymamaya başlayacağını,huysuzlaşacağını,beni önce yadırgayacağını biliyordum tabii ki. Alışık değildi böyle şeylere. Sokaklarında lastik ayakkabılarla yürüdüğüm bana ilk dersimi veren ilk korkum ilk aşkım ilk yaz sabahım ilk kış günüm beni böylesine üzmeyecek sanıyordum.
Ayakları tutmuyordu. Bundan olacak tüm gazeteler bir başka komşu aracılığıyla getiriliyordu bu yaşlı kadına. Alışverişini başkaları yapıyordu. Evinde yemek bile pişmiyordu;komşular bakıyordu O’na. Bakışları değişmişti. Sevecenliğin yerini korkaklık almıştı. Güvenmiyordu insanlara. Torunları çocukları bambaşkaydı. Bıraktığımda benle yaşıt olanlar büyüyüp ya bir markanın ya da bir şey olmanın verdiği keyfin esiri olup şehri terk etmişler ya da yaşadıkları şehri bu güzel kadının yanıbaşında olmalarına rağmen yalnız bırakmışlardı. Saçlarını kestirir gibi yollarını yaptırmışlardı şehrin. Taşların üstüne taşlar koymuşlardı. Makyajı güzeldi ama kapatmıyordu kırışıklıkları. Unutulmuşluk denen şey birkaç taş parçasının,büyük binaların,para getiren sanayi tesislerinin,birkaç gazete haberinin silebileceği bir şey değildi. İlk dostları çoktan terk etmişti şehri. Aslında bu tam bir terk ediş sayılmazdı. Yere dik duran taşlar olup toprağa karışmışlar en sonunda bir bahar çiçeği olarak kokularını sarmışlardı şehre. Büyük dedelerim büyük annelerim vardı şehrin kokusunda. İçime çektim gelmedi koku,git dedi: sen yabancısın. Yalandan da olsa gözyaşı dökmesini isterdim bu git’ten sonra. Bakmadı bile şehir. On iki yıllık evimin önünden geçtim. Balkonunda başka bir kadın oturuyordu ne annem kokuyor ne de babam gibi soluyordu. Evin hemen altındaki dükkanda alışık olmadığım şeyler satılıyordu,çocukken veresiye defterini kabarttığım pastanedeki adam bile zor tanır olmuştu beni ve hala doğru söyleyemiyordu adımı. İlkokul sırasından tanıdığım arkadaşımı gördüm. Selam verecek oldum,o da kadın kadar huysuz muydu yoksa kadını unutanlar kadar vefasız mı,bilemedim. Geçip gitti yanıbaşımdan. Din dersinde çektiğimiz kopya da boşa gitmişti,kutuda kalan son 0,5 uç da. Unutulup gitmişti işte,bir çocuk olmuştum gözünde,öğretmenin yanında bir yerde mavi önlüklü bir hatıra,o kadar işte. Beni kollarımdan çekerek zorla aldıkları şehir,beni zorla atıyordu dışarı. Unutulmuş bir yumurtada şans eseri doğmuş piç bir kaplumbağa gibi duruyordum ortalıkta. Kimse sormuyordu,kimse neden geldin bile demiyordu,herkes unutmuştu,kadın benim için de ölüyordu.
Kapıyı kapatalı çok zaman olmuştu. Bu bir terk ediş değil buruk bir ikinci veda olacaktı. Fotoğrafları bile sararmış bir akrabayı yıllar sonra denecek kadar uzun bir zaman sonunda gördüm. Elleri titriyordu. Tutayım dedim,kalayım çocuk olarak,yarın izin vermiyordu. Ne gidebildim ne kalabildim şehirde. Bu sefer ben şehri değil,şehir beni terk etmişti.

Sarphan Uzunoğlu
01/09/06

Bir Ayrılığın Ardından

I BİR AYRILIĞIN ARDINDAN

“Hiç uzatmayacağım.” dedi. Nasıl yani dedim içimden. Neyi uzatmayacaksın. Bir Pazar sabahı bu duman altı olmaya müsait;ama çok güzel müzik çalan cafede neyi uzatmayacaksın? Böyle aniden söylenen cümleler içime bir kurt düşürmüştür hep. Ne yazık ki hep de haklı çıkarım bu endişelerimde. Şu ana kadar tanıdığım bütün kızlar beni bir kere terk etti. Yanımda olanlar bile. O yüz ifadesini tanıyordum ve bir anda yüzünde belirdi. “Yapamıyorum.” dedi. Neyi yapamıyorsun diyecek oldum ama bunu ahmakça buldum. Besbelliydi çekip gitmek istiyordu.
Gitmek insanoğlu için çok çekici bir günah gibidir. Karşı tarafa hissettireceği acı hiçbir zaman giden tarafından bilinmez ama terk ediliş her bedenin kaderinde olduğu için az da olsa insan karşısındakinin duygularını tahmin edebilir. O,günahını işlemeye başlamıştı. Tam da o sırada aklıma bir şarkı geldi bu ayrılıklar konusunda… Gideceğini açıkça hiç söylememişti kimse bana. Muhtemelen O da söylemeyecekti. Çeşitli nedenlerden bahsedip ve bir süre ayrı olmamız gerektiğini söyleyecek birkaç gün sonra ise başkasının kollarında görmezden gelecekti beni… Tırnaklarımı masa örtüsüne geçirdiğimi fark ettim. Canım yansın istiyordum. Can yakmak istiyordum. Biri bir bedel ödemeliydi.Bunun ben olmam kesin gibiydi. Çok kez canım yanmıştı. Tamam dedim… Anladım seni. Konuşmaya daha başlamamıştı. Öylece bakakaldı. Masadan kalktım. “Görüşürüz” dedim. Beklemediği bir hamleydi. Kendi savaşımızın generalleri olarak savaşıyorduk ve ben yenilmekten bıktığım için savaşa girmedim. Hesabı ödemesinin O’na iyi bir ders olacağını düşündüm. Sonradan çocukça gelecek olsa da iyi bir hamleydi. Hızla çıktım. “Daha iyi olmaz mıydı?” diyordu şarkı. Şebnem Ferah bir ayrılığı anlatıyordu. Şebnem Ferah’ı eskiden çok severdim. Bunun çok değişik nedenleri vardı. Belki de bana birini hatırlatıyordu,kim bilir? Şimdi ise sırf hatırladıklarımdan dolayı acıtıyordu bu kadının şarkıları.Altıparmak’taydım. Yürüyordum. Öylece yürüyordum.Bir dolmuşa bindim. Herhangi bir semte gitmek ister gibi değildim. Setbaşı Köprüsü’nde indim. Bir keresinde burayı gören bir yerde kahve içerken intihar girişimini izlediğim adam geldi aklıma. Ne kadar ucuz bir hareketti ölümü seçmek o an gördüğümde. Sonra hayranı olduğum müzisyenlere baktım – Yavuz Çetin,Kurt Cobain- ve hepsinin intihar ettiğini anımsadım. Belki de haklı yanları vardır dedim. Yürümeye başladım. Mahfel’e hiç girmedim bugüne dek. Kapısından içeri baktım. TV’de izlediğim yere pek benzemiyordu;ama orasıydı. Sonra yavaş yavaş yürüdüm.
Bir kız çocuğu dileniyordu. Benim bile olmayan paramla O’nu sevindirdim. Kendi kendime bir sokakta yapayalnız,gerçekten yalnız,sevdiğimi düşündüğüm tek insanı o masada bırakarak yürümeye başladım.Setbaşı sokaklarını o gün çok sevdim.Daracıktı ve hepsi aynı yere gidiyordu sanki. Belki de bu bir mesajdı. Nereden gidersen git dostum,her yol sona giden bir duraktır aslında,ebedi yalnızlığına. Ben şimdi ebedi yalnızlığıma hazırlanıyorum. Aslında o gün geldiğinde daha mutlu olacağım. Çünkü inanıyorum. Tanrı beni buradayken yalnız bırakmadı,yanına alırsa hiç bırakmayacaktır…
Sarphan Uzunoğlu Cumartesi

Basit Sorular Şehri

BASİT SORULAR ŞEHRİ
Bu sistemle mücadele ettiğimiz günlerde soru deyince aklımıza yalnızca içi boş yuvarlakları karalamak geliyor;ama ben sizi ne fizik ne coğrafya ile sıkboğaz edeceğim.Günlük hayattan alınan bir yazı bu.Hayatımızda sorular vardır ki sorulan kişi için cevabı vermek birkaç saniye alır normal şartlar altında.Bu sorular ne büyük bir bilgi birikimi ne de bir araştırma gerektirir. Bu sorulara örnek olarak “Bir ara yemeğe gidelim mi? Bu akşam boşsan beraber bir şeyler yapalım mı?” gösterilebilir. Bunların cevabı çok kısa.. Ajandasına ve karşısındaki insanın yüzüne bakan güzel kadın veya yakışıklı adam tabii ya da kusura bakma işim var diyerek konuşmaya devam eder.
Günlük hayatta sorduğumuz kısa ve net sorulara cevap hayırsa muhtemelen bir erkek-kadın erkek-erkek ya da kadın-kadın arasındaki arkadaşlık,dostluk,aşk başlamadan bitmiş demektir. Çünkü herkesin diğerleri için ayırabileceği kadar bol vakti olduğuna dair bir inanca sahibim. Bugüne kadar direttiğim herkesle bir şekilde buluştuğumu göz önüne alarak bu tespitte bulunuyorum. Asıl her şeyi başlatan “Evet,tabii ki gideriz,yaparız,ederiz..” şeklindeki cümlelerdir. Hele “tabii ki” sözcüğü kullanıldıysa o randevu sizin için bir kabus haline de gelebilir uyanılmak istenmeyen bir rüya da.Eski bir kız arkadaş olabilir cevap verilen. Muhtemelen saatlerce yeni erkek arkadaşını anlatarak sizin canınızı acımasızca yakacaktır. O kadar sık kalbinize saplayacaktır ki oklarını bu muhtemelen onu sevdiğinizi düşünmenizle bitecektir. Ona tam olarak istediğini vermiş olursunuz. Oysa size “Beni hala çekici buluyor musun?” diye sorsaydı hiç acı çekmeden “Evet” diyebilirdiniz. Ama biz basit sorular şehrinin insanları bu soruları ve cevaplarını sevmiyoruz. Bir şeyi dönüp dolaşıp bambaşka sözcüklerle anlatarak söylemeyi çok seviyoruz. Sonra da anlaşılamamaktan,konuştuklarımızın farklı anlaşılıp insanları kırmasından yakınıyoruz. Çünkü bir insanı bir kahve içmeye davet etmekle bir hayatın en tatlı valsini yapmaya davet etmek arasında çok büyük farklılıklar var. Annenizle,babanızla,dedenizle kahve içebilirsiniz;ama onlardan ayrılmazsınız,onlara dokunmaz,onların teninin hayaliyle yaşamazsınız. Bu yüzden onlara en çok işler nasıl tarzı sorular sorarsınız. Şimdi bu cevabı olmayan sorulara gelelim. Hepimizin olmuştur böyle soruları: Seni seviyorum peki sen beni?... Ben olmasam bir başkasıyla da böyle yakın olur muydun? Geleceğinde ben var mıyım? Bunların çeşitli anlamları çıkarılabilir.. Asıl olan şudur ki beni bir mendil gibi kullanıp atacak mısın diye soruyordur taraflardan biri diğerine;ama bunu onu kırmamak adına sorar. Oysa bu sorular diğerinin zihninde yeni kara delikler açar. Düşünmeye başlar genç adam ya da kadın.. Sen olmasaydın V…. Olabilirdi belki der içinden. Sonra aklında hiç olmayan o kadın ya da adam karıştırır sevgilinizin aklını. Bu aptal sorularınızı böylesine yollardan sormanız binlerce yeni sorunu doğurur ve basit sorular şehrinde farklı görünmek adında zor sorular arasında kaybolursunuz..
Hey millet!… Şimdi gidin ve sevgilinize,dostunuza en yalın şekilde onu sevdiğinizi söyleyin. Merak ettiklerinizi birer birer sorun;ama basit sorular şehrine yakışır biçimde. Çünkü o sizi en yalın en doğal halinizle emin olun daha çok sevecektir. Sen benim için yağmurda şemsiye gibisin demek yerine “senden vazgeçemem!” “Bir ara boşsan bir şeyler yapsak ne güzel olur istersen İ…. da gelsin” demek yerine “Senden çok hoşlanıyorum ve beraber vakit geçirmek için deliriyorum” desek her şey daha güzel olacaktır. Şimdi ben bunu uygulamak üzere huzurunuzdan ayrılıyorum. Siz hala orada mısınız?
SARPHAN UZUNOĞLU - 02/12/2005

ASLI göl olan şiir

çok uykum var
parmaklarım sana dokunmak dışında bir işe yaramaz
sen çok uzaksın
ayaklarım sana gelecek kadar güçlü ama kalbim.....
çöl geçmiş o yorgun kahraman gibi
şiirler yazıyorum
izler düşüyor kağıtlara
ve içine ayrılık sözcükleri koymuyorum artık
içinde çiçek olan tüm şiirler senin
alfabeye göre de a ve a hep s ve u'dan önce geliyor
gönlümdeki yerin büyük
gönlümdeki yerin bir göl
kuraklığa rağmen büyüyen
ölü dostlukların üstünde aşık çocuklar yürüyen
seni seviyorum
okyanus olup gitme..
karışma başka damlaların içine
akarsular'ın uğradığı o kocaman okyanus olup
sana sadık tek balığı üzme...

Arapça

benim bir ayım var
durur karşımda
bir kızdan kalmış
adı Arapça....
al beni yanına
yemek yaparım sana
belki biraz salata
yalnız akşamlarda
kafein sabahlarında
gitar çalarım sana
gülümseyiver bana
bir kez sarıl boynuma
gidelim uzaklara…

2003

Acı'nın Bin Bir Hali

Uyumak istiyorum,
Mavi patiklerle uyanacağımı bilerek uyumak,
Uyanınca yanaklarımı ıslatacak bir mutluluğa uyanmak.
Kasıklarımdaki ıslaklığın yerini alır mı sevgi?
Kalbimdeki korkaklığın adını siler mi bu döngü?
Her geç kalınmış aşka,
Bir saat erken gelip ayakta kalmak,
Kanayan yaraları sabırla onarmak vardı.
Acının bin bir türlüsü var
Aşkın da öyle derler..
İlk bin biri tattım.
İkinci bin bir günleri
Şeytan aldı götürdü
Satamaz
Getiremez ki!..

13 Temmuz 2008 Pazar

En Sevdiğim Kadın

En sevdiğim kadın, diye başlamak istiyorum bazen. Sola yatık yazmamayı öğretmiştiler bana, kalbimin olduğu yöne eğilmedim o günden beri. Korktum, kaçtım ondan. Sol elle yazmak bile sakıncalıydı ki sol elle düşünmek sol taraftaki o hayvanı harekete geçinmek zaten yasaktı. Bu yüzden en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum.

Çünkü sevdiğimi nasıl anlatacağımı eskisi kadar iyi bilmiyorum. Bildiğim şeyler var elbet. Gidişinin çok koyduğu gerçeğinden bahsetmeye ne dersin? Dokuz yıl olmuş biliyor musun? Dokuz koca sene sonra gidişini kime anlatabilirim ki? Bir ölümden farkı nedir bu gidişin? Kelime oyunlarının iflah olmaz kazananı olduğum kadar bu oyunların sonuçlarına katlanan hep bendim. Belki de tüm o oyunların şarapnel parçası bizimse yaralananlar olduğumuz bu saldırı bir gün geçer.

O güne dek en sevdiğim kadın diye başlayamıyorum. O güne dek biliyorum ki o üç harfli şeyi içimize kim ya da ne yazdıysa acı çekmemizi istiyor olmalı.