Geçmişte yaşarken geleceğe takılmak..
Nehir ellerini kedisinin beyaz tüylerinin arasında gezdiriyor bir yandan da karşısında kendisine inat genç kalan fotoğraflara (dünya üzerinde yaşlanmayan tek görüntüye) bakıyordu. Geçmişi ile bugünü arasında bir köprü kurmak istediğinde tüm fotoğrafları bir araya getirip –çocukluğun oyunlarında iskambil kağıdından yaptığımız köprüler gibi- giderdi geçmişine;oysa fotoğraflar geleceği göstermiyordu ve asıl bilmek istediği gerçekten de orasıydı.
Ekin gideli çok olmuştu.Araya giren insanların sayılarını bile hatırlayamıyordu. Kokusunu aklından çıkaramadığı bu çocuğu,saçlarını,tenini,bakışlarını,sesini ve kendine güvenen – belki de korkularından kaçmak için takındığı – tavırlarını özleyemiyordu bile. İlk gençliğinin yıkımlarla dolu o yıllarını bir anda hayatının en güzel yılları haline getiren bu çocuğu görmesine imkan bile yoktu artık. Bazen “Keşke ikimizden biri ölseydi” diye geçiriyordu içinden. Aslında istedikleri beraber sürüp giden bir yaşamdı. Onları buraya getiren ise Ekin`in inatla içinde büyüttüğü o korkuydu: bağlanmak ve yanlış bir adım atmak.. Korkuların esiri olan bir ilişkiydi onlarınki. Nehir`in odasının köşesinde hala Ekin`in gitarı duruyordu. Bu gitarı içinden gemiler geçen şehirdeki – birilerine göre Constantinopolis – son günlerinde almıştı. Altı telli aslında bütün sırların bekçisi gibiydi,o evde olan biten her şey ondan çıkan seslerde saklıydı. Kim bilir kaç kez Ekin`in sırlarına ortak olmuştu. Onun hemen yanında CD ve kasetlerin durduğu raf ve müzik seti odadaki en çok kullanılan eşya olduğunu gösterircesine heybetli bir dağınıklık eşliğinde odaya girenlere gülümsüyordu.
Ekin aslında müzikle pek ilgilenmiyordu lise yıllarında.Üniversite yıllarında Deniz ile tanışması hayatına müziği sokmuştu. Deniz şu anda Nehir`in penceresinden baktığında gördüğü o 3 katlı stüdyo evde yaşıyordu. Her gün ünlü insanların gelip gittiği bu eve gidip gelenler arasında doğal olarak Nehir de vardı ve bu evde bir çok insan tanımıştı. Her zaman o insanların ekrandakinden çok daha farklı (çok iyi veya çok kötü) olduklarını söylüyordu. Oraya gelip giderken tanıştığı gülen yüzüyle kolayca fark edilen biri Nehir`e albümünü hediye etmişti.Nehir`in kedisi,şehir ve Ekin`den kalanlar hariç sevdiği ve kaybederse çok şey kaybetmiş olacağını düşündüğü bir şarkı vardı bu küçük parlak yuvarlağın içinde. Sabahın sabah bile sayılamayacağı,güneş ile gökyüzünün flört ettiği saatlerdi.Müzik setini açtı. Şarkısı çalıyordu.. “Bir tek dileğim var.. Sana yalvarsam bile,ayağına kapanıp ağlasam bile Asla geri dönme!.. Çok istesem bile,aşkından tutuşup yansam bile!..” diyordu ince sesli ve bir o kadar güzel çalan adam..Nehir`in tek istediği uzaklara gitmekti bu şarkı çalarken. Geçmişten uzak bir yer aramış ve hep geleceği seçecekken geçmişin esiri olmuş bu güzel kadının gözyaşları her severinde şarkıya eşlik ederdi. Ekin gitti gideli bu böyleydi.
Aynanın karşısına geçti.Kızıl,düz saçlarını beline doğru saldı.Yerel bir gazetede köşe yazarıydı ve bu kendisini rahat hissetmesini sağlıyordu.Dedesinin ölümünden sonra kendisine kalanların yeteceğini biliyordu kendisine;ama buna güvenerek yaşamak doğru olmazdı. İşini severek yapıyordu. Kent sorunları hakkında makaleler yazdığı için pek de zor değildi işi. Çünkü artık kent sorun demekti. Hiçbir şey geçmişteki gibi kalmıyordu. Kendisiyle beraber kentin içinden geçen gemiler,sorunlar,deprem tehlikesi de büyümüştü.İnsanlar bu şehre ait olmuşlardı.Bu şehrin köleleri gibi yaşıyorlardı ve o kölelerin son temsilcilerindendi. Sokaklarda yazılar ve pankartlar vardı. Yetmişli yıllardan kalma pankartlar 80`lerden kalma mizahi duvar yazıları sanki nostalji yaşatmak istercesine her yanı süslemişti. Tüm ülkenin Özal Kuşağı olarak nitelediği apolitik kuşaktan geliyordu Nehir ,etrafındaki bu köleleri gördükçe aslında ne kadar geç doğduğunu düşünüyordu. Belki de devrimler sadece siyasi kökenli değil duygusal da olabilir diye düşündü.Kapı çaldı.Sonbaharın bu günlerinde yalnızlığa iyice alışmıştı oysa.. Gelen kapıcı veya bir başkası olamazdı. Bir arkadaşı sürpriz yapmaya karar vermiş olmalıydı. Kapıyı açtığında karşısında Deniz`i gördü. Deniz evde sürekli bulunan biri kadar rahatça içeri girdi,Nehir`e sarıldı ve ilk kez karşılığında bir sıcak bedenin kendisini sarmasının heyecanını yaşadı. Bu heyecan Deniz`in hissettikleri ile değil daha çok Nehir`in kendisine ihtiyaç duyduğunu anlaması ile ilgiliydi.Sabahın bu saatinde burada ne işi olduğunu, sordu Nehir. Deniz kapının yanına bıraktığı paketleri gösterip “Sana birkaç sürprizim var;ama önce benim karnımı doyurmalısın.” dedi. Nehir merakla baktıktan sonra oturup beklemesini söyledi. Mutfakta bir şeyler hazırlayıp nihayet Deniz`in yanına geldi. Deniz`i kollarından tutup mutfağa sürükledi ve bir şeyler yemesini,ardından gelmesinin sebebi olan o paketlerin içinde olanları istedi. Deniz sakin olmasını söyledi. Kahvaltısını ettikten sonra ayağa kalktı poşetlere yürüdü ve onca poşetin arasından bir zarf çıkardı.
-2-
Nerede olduğumu bilmeden,nerede olduğunu düşünürken…
Bir zarfın içinden çıkan günümüz insanı için yalnızca faturalar olsa da;Nehir için çok daha fazlasını ifade etmiş olmalıydı. Bu zarfın içinden çıkan kağıtta ve resimde neler bulduğunu kendine bile sorma cesaretini bulamayan bu kadını anlamak çok zordu.. Mektubu alalı bir ay olmuştu.. Geceydi ve Nehir en çok bu saatlerde hissediyordu yalnızlığı. Bir kez daha mektubu açtı ve okumaya başladı..
Güneşin sana benden önce dokunduğunu bildiğim yerden sana:
Sevgilim..
Uzun zamandır olduğum,olmam gereken yerde değilim.Yine karmaşık bir cümle kurduğumu biliyorum;ama çok büyük bir bölünüş yaşıyorum. Bir yandan bütün hücrelerimle beraber senin yanında senin olmak için yanıp tutuşurken,bir yandan bu soğuk kentte kendimi arıyorum.Çünkü senin yanında ben olarak kalamayacağımı anladım,anlamıştım.Benden alıp götürdüklerinin hesabını sormayacağım sana.Aksine senden alıp götürdüklerimin hesabını soracağım..
Hayatını nasıl mahvettiğimi bir anda nasıl her şeyi değiştirdiğimi –tıpkı seneler önce olduğu gibi- biliyorum. Yıllar önce okulun banklarından Kız Kulesi`ne bakarken seni izleyişimi,yanına gelip hayatını değiştirmemi hatırlıyorum. Eminim şu an beni suçluyorsun. Her şey bu kadar güzelken tekrar karanlıkta seni yalnız bırakmamı kabullenemiyorsun… Bir gün oraya mutlaka döneceğim. Zaman vermiyorum. Çünkü sayılı gün çabuk geçer zırvaları bana göre değil. Eminim hayatını bir takvim üzerinde işaretlemem senin de hoşuna gitmezdi. – hala o hayatta bana bir yer varsa -
Bu şehir tanıdığım şehirlere hiç benzemiyor. Ben şehirlerin ve insanların değişen özelliklerinin yalnızca görünüşleri ve dilleri olduğunu düşünürdüm. Oysa insanların hisleri,beğenileri,bakışları bile değişiyormuş… Dönmeye tam da bunu fark ettiğim gün karar verdim. Evet geliyorum. Son dilediğim özür olmayacağına eminim ama bir daha hata yapmayacağıma da yemin ediyorum,özür dilerim… Sana döndüğümde söyleyeceğim şarkıyı yolluyorum. Şimdilik dudaklarımı göremez beni duyamazsın,ama hissettiklerimi anlayabilirsin.
Yıllarımız geçti birlikte
Zaman nasıl akıverdi
Zor günlerimde hep yanımdaydın
Bana hep güç verdin
Yeniden başlamak
İnan zor değil
Sadece biraz daha özveri
Eğer bana bir şans daha verirsen
Senin erkeğin olmak
İstiyorum...
Hayatımı sensiz yaşayamam artık
Sen benim alışkanlığımsın
Bizim sevgimiz yıldızlara yazılmış
Rüzgarlar fısıldar
Yeniden başlamak
İnan zor değil
Sadece biraz daha özveri
Eğer bana bir şans daha verirsen
Senin erkeğin olmak
İstiyorum...
Y.Çetin
P.S: Adresimi yazmıyorum,zaten bir adresim yok her gün başka bir kentte başka bir ülkede arıyorum kendimi. Ayrıca bana yazacağın bir cevap yaşamaktan vazgeçmeme neden olabilir diye korkuyorum. Seni seviyorum,senden korkuyorum,senden kaçıyorum ama sana yaklaşıyorum… Eski filmlerden kalma bir alışkanlıkla: Kendine iyi bak…
Evet bir aydır her gece her gün her saat bu mektupla ve şarkıyla geçiyordu. Nehir bir Ekin fırtınası daha atlatabilir miydi, bilmiyordu. Bunu bilmek ancak yaşamakla mümkündü. Çünkü bir tercihin doğru ya da yanlış olduğu yalnızca tercih yapıldıktan sonra anlaşılırdı. Artık önemli olan ne zaman geleceği değildi.Zaten geleceğini biliyordu Ekin`in. Önemli olan geldiğinde karşısında bulacağı Nehir`di.. Nehir aynada kendine baktı.Deniz`e bu mektubu getirdiği için teşekkür bile edememişti ağlamaktan ilk okuduğunda. Bu adam hayatının diğer yarısıydı ve o yarısı kesilmiş bir elma gibi yavaş yavaş renk değiştiriyor,çürümeye yüz tutuyordu.Tam bu sırada elmanın diğer yarısının geleceğini söylemek bir müjde miydi yoksa bir ceza mı? Kabuk tutan bir yaranın tekrar kanaması ve derin bir hançerin yarayı büyütmek için havaya kalkması gibiydi tüm bu olanlar....
- Uzağa,daha uzağa.. evet işte şimdi tam yanımdasın –
- 3 -
Artık karar verme sırası Nehir`deydi. Ekin`i gördüğünde ona karşı koyamayacağını biliyordu. Bu yüzden yapabileceği tek şey kaçmaktı. Bir başkasını bulup uzun zamandır özlediği sıcaklığın Ekin`in sıcaklığımı yoksa herhangi bir sıcaklık mı olduğunu öğrenmeliydi. Hemen dışarı çıktı.Saçlarını kestirdi.Gazeteden bir haftalığına izin aldı.Kışın ilk günleriydi.Kayak yapmak için herkesin yükseklere koştuğu bu dönemde İstanbul`un adalarından birindeki bir pansiyonda yer ayırttı.Vapurla ertesi sabah vardığı bu ada sanki yeni bir hayatı müjdeliyordu Nehir`e.. Kış günlerinde alışık olmadığı bir güneş ve sıcaklık selamlamıştı kendisini. Oysa o soğukta neler yapacağını düşünüyordu… Üstünde beş-on yıllık bir mont vardı. Mor rengiyle aslında görenlere komik gelen bu mont dedesinin kendisine aldığı son şeydi..Artık zamanı gelmişti. Geçmişten sıyrılmalıydı Nehir...
Bir deftere şunları yazdı.
“Olmak istediğim tek yer senin yanınken yaşamamın senden başka bir anlamı yokken senin bilmediğim bir yerde olman adil değil. Gitmen ve ne yaşadığımızı neler yaşadığını bilmemem adil değil.Ben kırıp atacağın sonra adi bir bantla tamir etmiş görünüp tekrar oynayabileceğin bir oyuncak değilim!. Ya varsın ya yoksun artık!.. Ne olur karar verelim.”
Bu yazıyı Deniz`e gönderip Ekin`e iletmesini söyledi.Artık adadaydı.Faytonların en hızlı arabadan daha çekici durduğu bir kış günüydü.Faytonla kalacağı pansiyona doğru giderken Ekin`le yapılan kaçamakları hatırladı.Çocukluğunuzun,gençliğinizin,hayatınızın ilk ve tek aşkı aynı adamsa;ama o adam yanınızda değilse hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir. Gelecek de geçmiş de izlerini taşır eskide kaldığı sanılan aşkın ve izler tıpkı o kitabın adındaki gibi kılıç yarasına benzer.. Geçmezler.İzler hep ordadır.İnadına ve acıtarak başucunda dururlar insanın.İzler anılardır. Peki ya duygular.Onları kalbe sığdıracak kadar keriz değildi Nehir. Duygunun yalnızca hissedilen bir şey olmadığını biliyordu. Ekin`e dokunmak,sıcaklığını hissetmek,nefesini duymak,parmaklarıyla vücuduna çizdiği resimlerin ne olduğunu tahmin etmekti Nehir`in duyduğu.Yoksa bir kalp çarpıntısının tıp da açıklamasını yapıyordu.Heyecan diyorlardı buna bazıları aşk dese bile…Oysa sözlüye kalkınca yaşanan o liseli çarpıntılar aşk değildir. Belki de bunu anlatamıyoruz o her çarpıntıyı aşk sanan insanlara… Tanrı`nın tek olduğu bir dünyada Tanrı`nın yarattığı aşk da her insan için bir tane olmalıydı ve ona koşuyordu Nehir..
Adanın adı yalnızca muhtarı ve postacıları tarafından bilinen mahallelerinden birinde -çünkü ada hep yalnızca adadır.. – pansiyonunda duruyordu. Ellerinden bileklerine doğru kan süzülüyordu.Gözlerindeki yaş da onu yalnız bırakmıyordu.Eline bir bez parçası aldı.Elini sıktı.Bez parçasının kızıla çalmaya başlayan rengini izledi. Pansiyonun duşundaki pansiyon sahibinin dahi varlığını unuttuğu ayna elini kesmişti. Yaşadığı anlık ve beklenmedik acı ona tek bir şey hatırlattı: Hayatın ne kadar önemli;ama bir o kadar da ucuz olduğunu! Duvardaki sıva döküklerini kapamak için kullanılan gazetede Üniversite Sınavı`nı kazandığını öğrendiği gün hiç alakası olmayan bir sokakta hiç anlamı olmayan bir çöp kutusundaki hiç anlamı olmayan bir savaş yüzünden ölen kızı okudu.. Dışarı çıkmalıydı. Buraya odaya tıkanıp kalmaya gelmemişti.
Dışarı çıktığında sonbahar rüzgarı çarptı suratına.Hafif bir soğukluk rüzgarla beraber dudaklarını kurutmuştu. Tanımadığı bir caddede tanımadığı balıklar satan bir restoranın önünden geçiyordu. Arkasında bıraktığı caddeye dönüp baktığında caddenin karşı tarafında bir balıkçı çekti dikkatini.Denizin tam karşısında duran balıkçının kapısında şunlar yazıyordu: “Sayfaları açıp kapamak her zaman kolaydır,peki ya onları yazmak?” Balıkçıya yaklaştı. İçeri girdiğinde her ne kadar ona ağır gelse de her seferinde yerken keyif aldığı balığın dayanılmaz –kimine göre iyi kimine göre kötü anlamda- kokusunu duydu. Eski bir şarkı çalıyordu. “İstersen hiç başlamasın geç kalmışız birbirimize,yanlış kapılarda geçmiş onca yıl,dönemeyiz artık ilk gençliğimize,istersen hiç başlamasın,söz verelim kendimize!..” Masalardan birine oturdu.Yaşlı bir balıkçı yaklaştı. Tenindeki beyazlık ve gözlerinden Türk olmadığını sezdiği bu adam Nehir tarafından süzüldüğünü anladığı gibi “Vre, bana bakar durursun ama bilmez misin ki burası balıkçıdır?” dedi. Nehir adamın Rum olduğunu anladı ve hemen cevap verdi: “Buralarda yeniyim ve sizi buradaki insanlardan ayırt etmemi sağlayan bir görünümünüz var. Kapıdaki yazıyı siz mi yazdınız?” Adam hayır,dedi sakince. Adının sonradan Yanis olduğunu öğrendiği adam sanki çok önemli bir şey söyler edasıyla:” Geçen gün buraya gelen bir genç yazdığı bir şeyleri okudu bana. Sonra kızım geldi. Delikanlıdan rica edip yazdıklarını kızıma gösterdim. Kızım hızlı hızlı sayfaları çevirip önemsemeden her sayfayı.” Delikanlı tam da o anda söylemişti bunu. Aslında çok da manalı gözükmeyebilir;ama düşününce emek vererek kazandığımız,emekler alarak sürdürdüğümüz bu hayatı ne kadar basite alıyoruz,düşünsene.” Adamı Nehir bir anda kendine yakın hissetmişti. Hemen atıldı: “Nerde şimdi o yazılanlar?” Size bıraktı mı yazdıklarını? Adam Nehir’e yeni balık tuttuklarını ve kendisi için onlardan yaptıracağını söyledi. Nehir’in adamın torunu olacağına ihtimal verdiği çocuğa Rumca bir şeyler söyledi. Adam Nehir’in karşısına oturdu ve konuşmaya başladı. “Evet,çocuk hikayeyi beğendiğimi görünce bende kalmasını istediğini söyledi bir örneğinin.” Ayağa kalktı. O gidip gelene kadar masa kurulmuş,mezeler gelmişti bile. Rakısından bir yudum aldı ve sordu: “Hikayeyi okumadan önce sorayım bakalım,siz ne işle meşgulsünüz?” Nehir yerel bir gazetede yazdığını anlattı.Adam hikayeyi vermeden önce duraksadı ve Nehir’den hikaye karşısında bir şey istedi. Nehir Yanis’in bu davranışına anlam veremedi. Bu hikaye adamın çok hoşuna gitmiş olmalıydı veya adam Nehir’e bir ders veriyordu ayak üstü –her şeyin karşılıklı olduğuna dair-. Bu adamın para için bunu söylemediğini anlayacak kadar tanıyordu Yanis’i. Çantasından vapurla adaya geldiği sırada yazdığı şiiri çıkardı,adama verdi ve hikayeyi eline aldı….
- Seni Ararken Kendimi Buluyorum –
Küçük elleri sımsıkı kağıdı tutuyordu. Akşam çoktan olmuştu.Bir pansiyon odasında bir hikaye okuyordu,daha önce defalarca yaşadığı olayları anlatan. Defalarca okuduğu her şeyin onun için yazıldığını düşünüyordu. Solmuş bir yaprağa benzeyen renkleri olan battaniyesinin altına girdi. Hava aniden soğumuştu. Belki de yalnızlık tüm soğukları üşütecek kadar soğuktu o gece,bilmiyordu. Elleri artık pespembe olduğu sırada duvara baktı. Duvarda ressamının adını hatırlayamadığı eski bir resim duruyordu. Elindeki hikaye de o kadar yakındı sanki Nehir’e.Artık hiçbir şeyden emin olamadığı bu dünyada bir anda bağlanabileceği hayatının resmini yapan bir hikaye ellerinde duruyordu ve bunu kimin yazdığını bilmiyordu. Sabah görmek zorunda olmayanların görmediği o rezil pansiyon banyosunun aynasının kanattığı elleri sanki dünyanın en güçlü elleriydi. O kadar güçlü sarılmıştı ki kağıda. Keşke bilgisayar çıktısı değil de gerçeği elimde olsaydı diye düşündü. Bunu yazan insanı merak ediyordu. İçten içe hikayeyle beraber ona da bağlanıyordu. Bu aşk olamazdı;ama kimse de bunun başka bir şey olmasını bekleyemezdi.
Sabahın ilk ışıklarında balıkçıya koştu.Torunu dedesinin teknede olduğunu,söyledi. Yanis kızı gördüğü anda neden geldiğini anlamıştı:Kendisine ait olmayanı kendisine ait kılmaya gelmişti. Genç adamı arıyordu Nehir bu küçük adada. Yanis başta anlamazlıktan geldi,senelerdir balıkçılık yapan bir adamdan beklenmesi gereken sezgileri vardı ve bunları iyi kullanıyordu.Hayatından bir çok kadın geçti ve arayan kadını her zaman tanırdı. Arayan kadınlara özgü yalvaran bakışlar o gün Nehir’in belki de akılda kalan tek özelliğiydi. Ne giysileri ne güzelliği.. Yalnızca bakışları o güne özeldi Nehir’in.”Sizi burada göreceğimi söyledi torununuz umarım rahatsız etmedim.” dedi Nehir. Adam gülümsedi –en güzel cevap budur bu gibi anlarda- Yanis en az Nehir kadar bilincindeydi olayların.“Kızım” diyerek başladı söze:
-Ben artık yaşı geçmiş bir adamım. Neyin nasıl ve neden olduğunu anlayacak yaştayım. Sen elindeki hikayeyi yazan adamı arıyorsun. Seni bekletmeyeceğim.
-Sanırım beni kendimden bile iyi görüyorsunuz.
-Bu benim işim kızım.Ağı nereye takarsak daha çok balık avlayacağımızı bilmem gibi bir şey bu. Ben kadınları iyi tanıyorum maalesef. Sadece sen değil bu sabah aradığın genç de buralardaydı.
-Herhalde balıklarınızın lezzeti için size teşekkür etmeye gelmiştir.. (Nezaketen bunu söylerken “Nerede o?” diye bağırmaktı tek istediği…)
-Aslında ikiniz de buraya benzer sebepler için geldiniz.
-Nasıl yani?
-Dün akşam siz gittikten sonra bir grup geldi bizim balıkçıya.Aralarından biri tanıdık gelmiş bizim toruna,hemen çağırdı beni.
-Kendi aralarında çalıp söylediler,yiyip içtiler. Bir ara o tanıdık yüz yanıma geldi. Şapkasını çıkardığında bu hikayeyi getiren çocuk olduğunu hatırladım. Bana hal hatır sordu ve masalarında ünlü bir yazarın oturduğunu ona hikayesini göstermek istediğini;ancak yanında hikayenin kopyasının olmadığını,söyledi. Ben de ona seni anlattım. Hikayeyi almanı çok beğendiğini ağladığını… Çok ilgilendi,sanki ünlü yazar umurunda değilmiş gibi hemen bir sandalye çekip yanıma oturdu.Hikayeni anlattım ve yazdığın şiiri verdim. Biz erkekler pek ağlamayız;ama yazdığın o şiiri okurken o kocaman adamın –her ne kadar bana göre çocuk olsa da- gözlerindeki yaşları saklamaya çalışmasını gülerek izledim. O da tıpkı senin yaptığın gibi şiire el koydu.Karşılığında bir şey alamadım;ama sen aldın galiba.. Bu notu senin için bıraktı:
- Nerede olduğunu bilmiyorum,kim olduğunu da –
Doğrusu bunu önemsemiyorum da!.. Bu şiir her şeyin değiştiği,bütün görüntülerin birbirini andırdığı,kimsenin yolunu bilmediği,savaşlarda yalnızca savaşı başlatanların zarar gördüğü bir ülkenin anahtarı gibi.Alçalıp yükseliyorum sanki şiiri okurken.İçime bir ok saplanıyor,kalbim yerinden oynuyor,nereden çıktın bilmiyorum. Tek bildiğim bir aşkın küllerinden doğan bir şiir bu. Ben de sevdiğini duyduğum ve şiirini okuduktan sonra buna çok sevindiğim hikayemde aynı şeyleri anlatıyorum. Belki de gerçekten Tanrı vardır ve kader de insanlar için kaçınılmaz mutluluğun kapısıdır.Eğer bana bir şeyler yazarsan sevinirim,seni görüşmeye zorlayamam,ne halde olduğunu tahmin edebiliyorum.Hiç tanımasam da sana çok yakınım.Belki yarın yan yana geçeceğiz bu kalabalıkların arasında. Belki çarpışıp birbirine küfür eden o binlerce insandan ikisi de biz olacağız. Ne olur bir şeyler yazın..
Nehir notu eline aldığında artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını anlamıştı. Okudukları O’nu bambaşka bir aleme sürüklemişti. Yanis’e döndü,yaşlı adama öyle bir sarıldı ki bir anda adamcağız ne olduğunu şaşırdı. Nehir çantasından bir göz kalemi ve uyduruk bir kağıt çıkardı… Hep öyle olmaz mı zaten? En lazım olduğu zamanda en çok lazım olan şeyin en kötü haliyle yetinmek zorunda kalırız. Hemen yazmaya başladı.. Yanisin eline tutuşturduğu nottan sonra yaşlı adamdan bunu O’na vermesini rica ederek adamı yanağından öptü. Adam utanarak da olsa “Güle güle kızım” dedi..
- Geçmiş,Gelecek,Sen ve Ben –
Genç adam o akşam Yanis’in restoranındaydı.Nehir o geldiğinde çoktan gitmişti. İsmini bile bilmediği –bu bir kural gibiydi sonu bilinmeyen aşk hikayelerinde – kadını arıyordu gecenin en karanlık saatlerinde. Yanis genç adamın eline notu tutuşturduğunda titriyordu.. Okumaya başladı:
Kokusunu,görünüşünü,sesini tanımadığım bir adamla tanışacak kadar çılgın olmadığımı sanıyorum;ama seni tanıyorum. Yazdıkların benim,yazdıklarımdaki adam sensin,nerede nasıl bilmiyorum bana değişik bir gezegeni hatırlatan bu adada olmayan bir hayat yaşıyorum. O hayatın parçalarını toplamak için geldiğim bu adada sana rastladım. Eğer istersen Pazar akşamı güneşin herkesin önünde ayla seviştiği günün en kızıl anlarında buluşalım. Bulutların olmadığı,hayatımızdaki keskin parçaların bizi yaralamadığı akşamüstünde,Yanis’in teknesinin önünde görüşürüz.. Sabırsızlanıyorum;ama bu notu ne zaman okuyacağını bilmiyorum. O yüzden Pazar’a kadar ister istemez sabredeceğim. Seni merak ediyorum,başkasını aradım seni buluyorum,yüzünü görmediğim bir adama sen diyorum..
“O’nu nasıl bulabilirim” diye bağırdı. Herkes yüzüne bakıyordu. “Geri verin bana Akasya kokulu sabahlarımı” diyordu şarkı ve çocuk daha bir adamdı bu gizemli kadını düşündüğünde… Yanis’e baktı ve belki de en söylenmeyecek ama en çok söylenmesi gereken şeyi söyledi: “Yanis! Ben mutluluğun elinden tutmak isterken sen mutluluğun her seferinde gitmesine izin veriyorsun… Biraz laklak edip bir iki saat daha tutamadın mı onu burada!..”
-Geçmişin Anahtarı Cehennem Çukurlarında Erirken-
Aynen bu satırlar yazıyordu Pazar sabahı Nehir’in günlüğünün en başında. Yıllarının birlikte geçtiği adama bakıyordu gökyüzündeki gündüz bile bizi yalnız bırakmayan yıldızda onun da bakıyor olduğunu düşünerek!.. Bu acayip başlığa kendisi bile gülmüştü ilk yazdığında;oysa olan buydu.Sanki her şey tekrar başlıyordu.İstenerek yaşanan bir hafıza kaybıydı bu.Geçmişi unutarak geleceğe umutla bakmak istiyordu artık. Bir kadın bu kadar acı çekmeyi hakketmiyordu.Bir adam mutlu olsa bile yıprattığı bir ilişkiye tutsak edilemezdi.Evet Ekin’in kendince bahaneleri olduğundan emindi.Bunların bazılarında haklı da olacağını düşünüyordu. “Olmasa Mektubun” çalıyordu,80’lerden kalma radyoda. Şarkı “Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi! Sevmek bir çok şeyi göze almaktır” diyordu. Nehir bu şarkının hem Ekin hem kendisi için yazıldığını düşündü – bütün kırık kalpli şarkılarda olduğu gibi-
Artık çok geçti ikisi için de,belki de yeniden bambaşka vücutların gölgesinde başlamak en iyisi olacaktı.Bir yerde takılıp kalmak olacaktı belki tekrar bir araya gelmek.Her seferinde biri ileri gitmek istediğinde diğeri onu geriye çekiyordu.Üniversiteyi aynı yerde kazanmamış olsalardı belki de bu kadar büyümeyecekti aşkları. Sonra durdu düşündü ve kendine kızdı.Her şey düşündüğü kadar basit değildi.Bu bir aşktı ve aşk sonsuz boşluğa bile sığmayacak kadar büyük bir olguydu –özellikle onlarınki- Artık bu akşamüstü değişecek olduğunu bildiği hayatının son anlarında hiç bilmediği bir dilde çalan şarkıyı dinlerken,hiç bilmediği bir sona doğru ilerlerken öğle saatleri yaklaşmıştı. Adada bir butiğe gitti. Kendisine yepyeni bir elbise aldı. Siyah ve eteğinin üstünde işleme orkideler olan bir etekti. Onu olduğundan büyük gösteriyordu;ama tüm bunları yazan genç bir adam olsa da ne kadar genç olduğu hakkında fikri yoktu. Ne de olsa herkes Yanis’e göre genç sayılırdı…Başına eski film yıldızlarından kalma –Marilyn Monroe,Katherine Hepburn,Filiz Akın…- bir şapka taktı.Akşam artık daha yakındı.Makyajını yaptı. O aptal görünümlü oda bile bir anda hayatının merkez üstü haline gelmişti. Her şeyi orada yapıyordu ve o odada geçirdiği –normalde beş saniye kalmaya tahammül etmeyeceği o odada- saatlere şimdi şükrediyordu. Aynanın karşısına geçti. Kızıl saçlarının şapkanın dışına taşacak kadar uzadığını fark etti. Artık tam zamanıydı.Çıkmalıydı. Pansiyoncuya ilk kez gülümsedi ve koşar adımlarla dışarı çıktı.Saatin biraz erken olduğunu anladı. sokaklarda gezmeye başladı.Buraya ilk geldiğinde rahatlamaktı tek amacı uzaklaşmak. Oysa bir ilişkiden kaçarken yepyeni bir ilişkinin tam ortasında bulmuştu kendini. Tanımadığı bir adama aşıktı.
Bulutlar Yok,Yağmur Dindi,Güneş Yanıbaşımda Gülümsüyor
Artık vakit gelmişti. Kader denen bir şeyin olup olmadığını öğrenecek gibi hissediyordu Nehir.Aylardır kimseye dokunmamıştı ve şimdi belki de hiç tanımadığı bir adama ait olacağı noktada –biraz da erken gelmiş olmanın verdiği rahatlıkla- O’nu bekliyordu. Aklında hiçbir şey yoktu. Yanis onlar için şarkılar çalıyordu;ama henüz çocuk ortada yoktu… Şimdi bir vals çalıyor,sırada tango,şimdi bir Yunan ezgisi,Yeni Türkü başladı şimdi de… Şarkıların ardı arkası kesilmiyordu. Ve bulutlar sanki aşka selam verircesine güneşin battığı anı bekleyen bu genç kızın gözünün önünden çekiliyordu. O sırada Nehir bulutlardan şekiller çiziyor kafasında bu adamı hayal ediyordu. Acaba nasıl biriydi. Gülümsemeyi bilenlerden miydi yoksa hayata tutunamayanlardan mı? Esmer miydi sarışın mı? Yanis’e bunları asla sormamıştı. Bu bilge adama bunları soramazdı çünkü aşkla ilgili olası bir nutuk dinleyecekti bu dış görünüş merakı yüzünden. Güneş bir yük gibi Nehir’in sırtına binmeye başlamıştı sanki hemen batacak ve O hiç gelmeyecekti.Güneşin ay ile tam karşı karşıya durduğu andı. Artık Nehir bildiği duaları etmeye başlamıştı. Ağlamak istiyordu. Hayatını bağladığı adam onu ayla güneşin en yakın olduğu bu anlarda yapayalnız bırakmıştı.Sözlerini tutmamıştı.Belki de başka bir kadınla beraberdi şu sırada. Ekin’i de düşünüp bütün erkeklere güzel bir bela okudu. Ağlamaya başladı.Gözyaşlarına hakim olamıyordu.Yanis yanına gelecek gibi oldu. Tam o sırada omzuna bir el dokundu. Sus işareti yaptı genç adam. Nicolas Cage veya adından emin olmadığı bir başka artisti andırıyordu. Ellerindeki çiçeklerle Yanis’in yanından süzüldü arkası dönük olan Nehir’e yaklaştı.Deniz ve adacıklar aşka saygı duruşuna devam ediyorlardı. Adam bu kadının kim olduğunu deliler gibi merak ediyordu ve buna engel olamıyordu. Arkasından yaklaştı ve şunları söyledi:
“Yüzünü görmeden önce bilmenizi istediğim bir şey var. Bunca yaraların arasında bir aşk doğurdun kalbimde. Ben hayatımdan kaçıp geldiğim bu adada hayata seninle yeniden başladım. Sen milatsın. Her şey sanki senle başladı ve bitecek. Güneş ile ay gibi bambaşkayız belki!.. Bambaşka.Belki iki küçük deniz kabuğuyuz,aynı veya bambaşka şekillerde ikimiz de biriz. Belki denizde kaybolan ve birbirinden yardım bekleyen iki tekneyiz. Belki yatağın diğer yanındaki boşluğuz birbirimiz için. Kimsin,nesin bilmiyorum.Seni Seviyorum” dedi…
Nehir arkasını döndüğünde sanki bir anda tüm ada yükseliyordu. Her yerde bayram yapılıyordu. Çocuklar en güzel kıyafetleriyle geziyor,Yanis torunuyla oyunlar oynuyor,Yanis’in somurtkan kızı gülümsüyordu. Artık her şey bambaşkaydı. İşte o başını çevirdiği anda…
Yaşamımın Gizini Vereceğim Sana…
Varlığından belki de ada sakinlerinin bile haberdar olmadığı bir pansiyon odasında yatıyordu Nehir. Yanaklarındaki kırmızılık onun ne denli mutlu olduğunun ifadesiydi bu. Yorganın altındaki çırılçıplak bedeninin güzelliği dün geceden sonra artmıştı sanki. Ellerini yumruk yapmıştı.Elinde bir maden parçası –birilerine göre alyans birilerine göre yüzük parlıyordu.- Genç adam elinde kahvaltıyla odaya girdi. Masaya kahvaltıyı bıraktı. Nehir’in kulağına fısıldadı.. Günaydın karıcığım,günaydın hayatım….
Nehir gözlerini açtığında bunun bir hayal olduğunu düşünüyordu. Her şeyin bir oyun olduğunu. Sonra kendini toparladı. Bu pansiyon odasında hayatını paylaşacağı adamın gözlerinin içine bakıyordu…
Günaydın,dedi sessizce.
Günaydın Ekin…
Sarphan Uzunoglu
15 Temmuz 2008 Salı
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder